zarfın içinden..
böyle şeyler de var
ya benim dediğim şununla alakalıydı
hikaye
(7)
kaybeden
(6)
yalnızlık
(3)
şarkı
(3)
Infector of Souls
(2)
Terror's End
(2)
dans
(2)
dükkan
(2)
esnaf
(2)
kadın
(2)
konser
(2)
madde bağımlılığı
(2)
mahalle maçı
(2)
mesela
(2)
mesene
(2)
odun
(2)
oyun
(2)
performans
(2)
sokak
(2)
video
(2)
yalnızlar
(2)
yollar
(2)
1954
(1)
Akara
(1)
CAIRN
(1)
Diablo
(1)
Federal Almanya
(1)
Grand Vizier of Chaos
(1)
Hellforge Hammer
(1)
Lord De Seis
(1)
Mephisto
(1)
Soulstone
(1)
ah muhsin ünlü
(1)
akustik
(1)
akşamlar
(1)
alexi murdoch
(1)
anahtar
(1)
askerlik
(1)
aydınlık
(1)
aylin
(1)
ayna
(1)
balkon
(1)
bayram
(1)
bek
(1)
ben
(1)
cenk
(1)
chungking express
(1)
coldplay
(1)
davul
(1)
denizkızları
(1)
despot köşeler
(1)
discman
(1)
doktor
(1)
durak
(1)
e
(1)
earl's court
(1)
emin olmak
(1)
erkek
(1)
eski şehir
(1)
farinelli
(1)
faye wong
(1)
fikr-i sabit
(1)
futbol
(1)
gece geçtiğimiz şehir
(1)
gitar
(1)
göklere
(1)
havlar
(1)
hayat
(1)
hayatta nasıl başarılı olunur
(1)
hayır
(1)
hırs
(1)
ikircikli ovaller
(1)
ilker kılıçer
(1)
ilyas başsoy
(1)
insan
(1)
isim-şehir
(1)
istanbul
(1)
iyilik güzellik
(1)
işler
(1)
k.
(1)
kaybeden tribi
(1)
kaybedenler kulübü
(1)
kelimeler
(1)
kendini kaybetmek
(1)
kesmeşeker
(1)
kişiliğin gücü
(1)
kulaklıklar
(1)
kupa
(1)
köpekler
(1)
kış
(1)
kış çocukları
(1)
let down
(1)
liderliğin sırları
(1)
lizarazu
(1)
marka
(1)
mağlup
(1)
müzik
(1)
nihilizm
(1)
orange sky
(1)
pantomim
(1)
pink floyd
(1)
pulse
(1)
renk
(1)
rio
(1)
rüyalar
(1)
sahil
(1)
shiver
(1)
sinek
(1)
sokak çocuğu
(1)
sol bek
(1)
su
(1)
söyleşi
(1)
söz
(1)
sığamıyorum
(1)
talcid
(1)
telefon
(1)
uçarım
(1)
vicdani ret
(1)
vinyl
(1)
yalnızlık notları
(1)
yellow
(1)
yerlere
(1)
yıldızlar
(1)
zaman
(1)
çin
(1)
İsviçre
(1)
ışık
(1)
şehirlerden bir şehir
(1)
王菲-光之翼
(1)
İzleyiciler
Blogger tarafından desteklenmektedir.
şu kadar bu kadar
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Kasım 2010 Cuma
04:00 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
"İsim-Şehir"in Hikayesi
"İsim-Şehir"in Hikayesi
İsim “olmak” tır. Şehir “geçmek”.
Ya da genelde geçerken fark ederim, camın dışarısının “başka” bir şehir
olduğunu. İsme fazla takılmam, genel – geçer şeyler makbuldür. Arayışa çok da
lüzum yoktur.
Şehir harekettir. Soğuktur –
sıcaktır ve yabancıdır. Tıpkı yanımda oturan adam gibi. adını bilmezsin,
yanıbaşında saatlerce oturan birisi vardır, hikayesini merak etmezsin. Kimdir?
O da senin gibi gezmeye mi çıkmıştır? Dolu olan kafasını mı boşaltacaktır çok
da iyi bilmediği bir şehirde? Yoksa sadece işinde gücünde bir adam mı?
Bıyıklarından tüccar olduğunu tahmin ediyorum. Erkek yanına kadın verseler,
daha kolay geçmez miydi yollarda zaman? Bıyıklı tüccar amca yerine.. ya da onu
da geçtim, bir test uygulasalar. Çok değil birkaç soruluk. Ona göre
yerleştirseler insanları yolculukta yan yana. Sermayedar düşmanı bir adamın
yanına tüccar tipli bir adamı vermeseler en azından…
Bu yaşta neden yalnız başına
yolculuk yapıyorsun peki sen, önümdeki bayan? Nereye gidiyorsun ki, 50 yaşında
ne işin var bizim aramızda? Sen de mi benim gibi bunaldın da kaçıyorsun? Ama
geç kalmışsın be teyzem. Kocan, çocuğun yok mu? Evlenmedin mi yoksa? Bir erkek
de bir kadın da farkındadır belli yaştan sonra, bekarlığın aristokrasiyle bir
bağının olmadığının. Gençlikte burjuva yaşamak tatlı gelebilir ama inan bana
bunun sonu üçüncü dünya ülkesi insanı olmaktır. Yine de seçim senin, tabi..
Seni fark etmediğimi sanma
teyzenin yanındaki. Çirkin değilsin. Ama umrumda değilsin. Kafam zaten dolu,
boşaltmaya çıktım ben bu yola. Gelip geçicisin. Çaprazımdasın. Yakınımdasın.
Ama çok uzağımdasın. Hepiniz. Yakınımdasınız. Ama çok uzağımdasınız. İsim –
Şehir oynayalım mı dördümüz? Biliyor musunuz çok sıkıcısınız…
Not: Kaybeden Hikayeleri burada sonlanır..
7 Kasım 2010 Pazar
01:53 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
E.'nin Hikayesi
E.'nin Hikayesi
Her zaman çok fazla aydınlık
derdim. Sen gittikten sonra değiştirdim ampulü. Sinirlerimi bozuyordu, “kafam
sıcak oluyordu” diyordum. O kadar fazla aydınlık gerekmez. Ne yapacağız o kadar
aydınlığı? Daha ne kaldı ki görmemiz gereken, fark etmediğimiz yahut? Sen beni
gördün, ben seni. Hepsi bu. Pişman olmayacaksın ama, git. Dönersen, mutsuz
olacaksın. Git, basit bir şeylerle uğraş. Ne bileyim ben. Bir süredir ara
verdiğim karikatür dergilerine başlarım belki ben de. Hatta haftalık olanları
değil sadece, aylık olanları da alırım. Belki daha fazla maç izlerim, hatta
daha fazla kocaman kafalı yorumcu dinlerim. Babam, fazla ekmek yemekten
kafaları kocaman oluyor bu eşeklerin derdi. Belki de öyledir. Olsun, zararı
yok. olabildiğince basit olmalıyız. Belki yeni hobiler edinirim. Ne bileyim
ben, bilmediğim spor dallarını öğrenmeye çalışırım, daha farklı kitaplar
okurum. “Hayatta Nasıl Başarılı Olunur”, yahut “Liderliğin Sırları”, o da
kesmezse, “Kişiliğin Gücü” gibi kitaplar okurum. Belki seni unuturum. Belki
başka birini bulurum. Belki beni unutursun. Belki başka birini bulursun. Daha
çok konuşan, daha çok tartışan, daha çok konuda fikri olan, arkadaşlarınla daha
iyi anlaşan, daha çok dost sahibi, daha çok para sahibi, daha çok hali vakti
yerinde… Öyle ya. Ben zamansız bir adamım. Üstelik fikr-i sabitim. Ben
değişemem. Bak, değişemedim. Aynı senle, aynı benle olmadı. Değişiriz sandık
halbuki. Ben sandım, sen sandın. Sonunda usandım.
Ne çıkarman gerekir, bilmiyorum.
Ya da çıkarma bir şey, kalsın. Bütün halinde. Ama ampulünü değiştir sen de.
Daha az güçlü bir ampul al. Hem para israfı olmasın boşuna. Madde bağımlılığı
demiştim. Hem de fazla aydınlatmasın etrafı. Fazla aydınlatmasın seni. Fazla
göstermesin sana. İçini.
Sahibinin sesi: Sırada "Basitin Hikayesi" var.
sercancandemir
Etiketler:
aydınlık,
e,
fikr-i sabit,
hayatta nasıl başarılı olunur,
hikaye,
kaybeden,
kişiliğin gücü,
liderliğin sırları,
madde bağımlılığı
|
1 yorum
2 Kasım 2010 Salı
16:02 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
K.'nın Hikayesi
K.'nın Hikayesi
Kapımı çalan kim? Ben kimin
hikayesinde bir kurguyum? Ben kurgu muyum? Kapısını çaldığım da kim? Sen
kimsin, sadece bir hikaye miyim, anılarında andığın? Beni anıyor musun? Beni
nasıl hatırlıyorsun? “Eski”lerinden bahsederken, beni nereye koyuyorsun? Arada
bir yerde miyim? Yoksa benim için ayrı bir satırbaşı açıyor musun, birilerine
bir yerde anarken? Beni anıyor musun?
Hangisi olduğumu biliyor mu
anlattığın arkadaşların? Ha-ha! Ya sen? Sarışın kızları sevmezdin. Hala
sevmiyor musun? Sahi, hiç anlatmadın, neden sevmezdin? Aradığın neydi, “biz”de
bulamadığın? Ha ha! Bak dalga geçebiliyorum artık kendimle. Beni eleştirirdin
sürekli. Son kavgamızda, “madde bağımlılığı” demiştin. Çekip gitmiştin
ardından. Zarar veriyor demiştin “madde bağımlılığı” gençlerimize,
insanlarımıza, kadınlarımıza. Biliyor musun, bıkmıştım o zamanlar senin
imalarından. Madde bağımlılıymış! İnsanların bir şeylere düşkün olabileceğine, birtakım
meşguliyetlerinin, alış-verişlerinin, önemli eşyalarının, kullandıkları
eşyalarının, kullandıkları arkadaşlıklarının olabileceğine neden ihtimal
vermedin?
Beni hiç önemsemediğini
düşünüyorum. Beni önemseseydin, arkadaşlarıma kıymet verirdin. Sana hepsi komik
geldi, geri zekalı dedin hepsine, zaten beni hep yalnız bıraktın,
toplanmalarımıza teşrif etmedin. Neden? Biraz alttan alamaz mıydın? Gülemez
miydin, salakça gelse de muhabbetlerimiz? Gururdan mı bu, beğenmemezlik? Merak
ediyorum, tüm “eski”lerine bana davrandığın gibi mi davrandın? Neden
eğlenemedin, neden kaptıramadın kendini?
Artık kapısını çalma kimsenin.
Çünkü kapının ardındaki yeni biri gibi gelse de, hayır değil! Sadece farklı
yüzler çıkacak karşına. Yazdığım sözler yalan oldu demişsin, cebindeki.
Kapıları çalma artık. Zaten anahtarların var. Cebinde. Sözlerin ve
anahtarlarınla beraber yaşamaya devam et..
Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "E.'nin Hikayesi" oldu bile..
sercancandemir
27 Ekim 2010 Çarşamba
20:39 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Hırsın Hikayesi
Kendine çekidüzen vermek
istiyordu. Bir an önce. İzbe bir yerde her türlü güzellikten uzakta
hissediyordu kendini. Ne evinden, ne az sonra yapacağı kahvaltıdan, ne yüzünü
duruladığı havlunun ıslak ve eskimiş kokusundan, ne de kendinden memnundu.
Toplayıp her şeyi ve kendini, gitmek istiyordu.
K: Kalksana, ne
bekliyorsun? Çıkmayacak mıyız?
E: Gitmesek de
olur..
K: Ne yani! Dalga
mı geçiyorsun benimle?
E: Dalga denizde
ol…
K: Ne güzel bak
bulmuşsun gene formunu!
E: Hep böyleydim
ben. Sen fark etmemişsin.
K: Fark etmemişim
ha! Geçen zamandan haberin yok herhalde senin.
E: Var. Olmaz mı..
Bazen haberim olmuyor ama sen hatırlatıyorsun iyi oluyor.
K: Bıktım artık şu
iğneleyici, imalı konuşmalarından.
E: Ben de bıktım,
inan.
K: Hiçbir
konuşmayı sonlandıramıyoruz. Şöyle güzel bir kavga edemiyoruz baksana ya!
E: Oysa eskiden
böyle miydi.. Değildi değil mi?
K: Sen hep
böyleydin. Çocukluğunu bilmiyorum, görmedim. Ama eminim senin kadınlara olan
tutumun eskiden beri böyledir. Annen dahi çok çekmiştir senden. Sen eminim
çocukken, annenin arkadaşlarına “gün” olsun diye yaptığı ev gezmelerinde dahi
annene çok çektirmişsindir. Şimdi de böylesin. Bak, bir yere oturup kararlaştırıp
gidemiyoruz. Onu beğenmiyorsun, bunu beğenmiyorsun. Seni çok beğeniyor herkes
sanki, öyle değil mi? Eminim, okula ilk başladığın zaman dahi böyle soğuktun.
İlk öğretmenin “kadın”dı değil mi? Eskiden beri böylesin. Eminim ki…
E: Sende çok “emin”
konuşuyorsun sevgilim. Neden tanıdığım tüm kadınlar “haklı” olabilmek için bu
kadar çaba harcıyorlar ki? Oysa, bana her “haklı değil miyim sence?” diye
soruşunuzda –konumuz,durumumuz ne olursa olsun, “haklısın sevgilim” demişimdir.
Ne istenirse, onu vermişimdir. Ne istenirse…
K: Geçen gün
arkadaşımın düğününde de böyleydin. Ya en azından bir defa da olsa yerinden
kalkar insan değil mi! Ne yani, bu kadar mı zor geliyor insanlara karışmak?
E: Beni
tanımıyormuş gibi konuşuyorsun.
K: Evet, seni
tanımıyorum. Tanıyamıyorum. Eskiden böyle değildin…
E: Eskiden de
böyleydim. Düğün falan sevmezdim ben, eskiden de.
K: İyi, bizimkini
de sevmezsin o zaman!..
E: Bizimkini?
K: Bir şey demedim
tamam mı? Hiçbir şey demedim!..
E: … (Kendini
yiyip bitiriyorsun. Bundan hiç hoşlanmıyorum. Sakinleşmeni öneriyorum sana. Bu
kadar sinir ve hırs bir bendende durmaz. Ama seninle ben aynı yerde
durabiliriz. Mahalle maçlarından, evcilik oyununa sıra gelmedi bir türlü. Yeni
öğreniyorum. İçimde “dün” ile yaşarken, dışımda nasıl “bugün”ü yaşıyor gibi
yapabilirim ki? Yapamıyorum değil mi? Biliyorum.) Hadi çıkalım en iyisi…
K: Tamam. Sorun
yok ama, değil mi?
E: Tabi ki. Yok.
Haydi çıkalım..
Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "K.'nın Hikayesi" olacak..
sercancandemir
22 Ekim 2010 Cuma
00:03 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Mağlubun Hikayesi
Bir ışıkla renkleri gördü. Bir hışımla
aynayı kırdı. Geride bıraktığı sesleri düşündü. Kulakları ne kadar güzel sesler
duymuştu. Şimdi içi bomboştu. Çocukluk yıllarında bir köşeye koyduğu hırsı
vardı içinde. Hırsı kendineydi. Bıçağı içindeydi. Çevirdikçe acıtıyordu.
Değişmeye çalıştıkça acıyordu. İnsanın değişebileceğini düşünmüştü. O zamanlar
henüz mağlubiyetle tanışmamıştı. Bıçağı çıkardı. Çok garip, üzerinde kan yoktu.
Bıçak içine girmemiş gibiydi. Kafasını iki yana salladı. Bir düşün içerisinde
miydi? Sanrılar bırakmaz bazen, peşi sıra gelir insanın. Aynasını kıran
insanın. Renklerini gören insanın. Yalnızken ya da kalabalıkken. İkisi aynı mı
oldu yoksa? Yalnızken ya da kalabalıktaki yalnızken. Neden sordu ki, cevabı gözlerindeymiş
gibi baktı aynaya. Ayna yok. Şimdi renkler de yok. Işık yok. Işık yok. Işık
yok. Ayna… Artık ayna yok… Mağlup….
Not: Sıradaki hikaye: Hırsın Hikayesi
9 Ekim 2010 Cumartesi
21:37 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Sokağın Hikayesi
Yaz güneşi altında eriyordu sanki yerler, asfalt. Asfalt parlıyordu. Gözler kamaşıyordu.
Göz gözü görmüyordu. Bakkaldan bir soda aldı. Yürüdü. Sokağın sonuna
değin yürüdü. Geri döndü. Bakkala tekrar girdi. Elinde yarım limon dilimi ve sodayla çıktı.
Yarım limon dilimini sodasına sıktı. Tekrar yürümeye koyuldu. Güneş yakıyordu.
Üzerinde sarı renkli bir tişört vardı.
Tişörtün üzerindeki baskıda, sözü edilen kupanın 1954'te İsviçre'de kazanıldığını yazıyordu. Federal Almanya tarafından.
Tişörtün üzerindeki baskıda, sözü edilen kupanın 1954'te İsviçre'de kazanıldığını yazıyordu. Federal Almanya tarafından.
(sercan candemir)
Not: 2009 yılında Kaybeden Hikayeleri isimli bir hikayeler silsilesi yazmıştım. Sırasıyla okunduğunda güzel bir bütünlük hissettiriyordu. Şimdi burada sırasıyla yayımlayacağım. (S.C)
16 Eylül 2010 Perşembe
23:11 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
"2004'te anlattığım bir hikayedir.."
s.c.
bir hayat parodisi
her şey o kadar karışık ki. sokağa çıkmaya gücüm yok. insanların bakışları korkutuyor beni. ve ben her sabah olduğu gibi bu sabah da tanrıdan hayatıma son vermesini aklımdan geçirerek uyandım. yataktan çıkmak istemiyorum.çünkü kendimi en rahat hissettiğim yer orası. çünkü kendimi en güçlü hissettiğim yer orası. sabahı düşünmeden uyumak, gece....
bir düş var içimde. bir çift göz... düşlerim kadar mavi. her aklıma geldiğinde ölecek gibi oluyorum.. sanki beynimi uyuşturuyor bu bakışlar, gülüşler... sanki küçüklüğümden bir şeyler.. o kadar çocuksu ki.. ben bu hikayenin sonunda o maviye öleceğim....
zırıltılar geliyordu kulağıma. bu zırıltıları duymakla duymamak arasında tereddüt içerisindeydim. uykuma devam etmekle uyanmak arasında yani. elimi yatağımın hemen yanındaki müzik setinin üstüne gezdirdim; telefonumu hep buraya koyardım. telefonu ararken elim roll-on’uma çarptı. yere düştüğünü ve kırıldığını düşünüp sabaha lanet yağdırıyordum ki, tek parça olduğunu gördüm bakınca yere. bu sırada telefonum hala ısrarla çalıyordu.
arayan gereksiz bir arkadaştı. sınıftan. hiç acele etmeden cevap vermek için tuşa bastım, kulağıma götürdüm. kapattı. sıkılmış olacak çaldırmaktan. tekrar aramadım.dediğim gibi, gereksiz bir elemandı.
adetim değildi hiç. televizyonu açtım sabah sabah. sanki bir şey bulacakmışım gibi. belki de bir şey beni bulacak diye... kanal değiştirirken sevdiğim şarkıcıyı gördüm. keyfim yerine geliyordu ki verilen görüntünün altındaki yazıyı okudum; ‘k.k. kansere yenik düştü!..’
yenik düşmüş. o da düşmüş, kanserden. işte bir sabaha daha eksiden başlıyordum yine. geriden. ben eksiden başlıyordum; tanrı eksileceksiniz diyordu! içimde telafisi çok zor bir eksiklik var bu sabah. artık cennetten gelecek sesi, diyorum kendime.
sesi cennetten gelecek....
..................................................................................................................
bugün kendim için ne yapacağım? ne işime yarayacak bugünüm? hayat... ne işime yaradı ki şimdiye kadar? çoğu kez karamsarlığa düşüyorum, canım sıkılıyor ve boşlukta kalıyorum. bazen zevk alabiliyorum. boş bir şey olmasa... kayboluyorum bu yanılsamalar içerisinde. her şey geçici olduğundan dönüşüyor günü gelince bir diğerine. asla durağan bir düzen içerisinde yer alamayacak sevgili düş oyunlarım; bitip tükenecektir ardından kof zamanın, dünyanın.
basit olmak istiyorum. kağıtlardan silin beni,ellerinizdeki. alabildiğine basit olmak istiyorum. kayıtlardan silinsin bedenim, tanrının tuttuğu.içinde yalnızca düşlerimin yer aldığı bir kurgu istiyorum. kurabilin artık. ayrıntılar, karmaşıklıklar bataklığından sıyırsın canım beni, bu can parça-buçuklara yem olmasın istiyorum artık.
ardından kovaladıkça, farkına vardırmaksızın benden uzaklaşan, kendisine çizilen çember boyunca nihilist ruhlarla, amaçsızca ve gözü dönmüş bir şekilde dönüp durduğum bir kovalamaca oyununun gösterim merkezi burası. gerçeklere yaklaştıkça uzaklaştığımı biliyorum yaradılışımdan.
..................................................................................................................
aşağıya bakkaldan ekmek ve sigara almaya indim. feridun amca her sabahki gibi sanki yeni uyanmamış gibiydi. benim akşamdan kalma gözlerime karşın onunkiler, güneşinki gibiydi. bir ekmek aldım dolaptan. kapağı açarken zorlayıp açmıştım; kapatırken yine zorlamam gerekti. bırak sen, ben hallederim, s.ktiğimin dolabını daha geçen hafta yaptırdım, yine bozuldu dedi. bıraktım, yanına kadar geldim. abi bir de kısa 2001 alıcam dedim. iki buçuk milyon uzattım. (ya da ytl miydi, unuttum!) her zaman evden çıkarken, bir şey alacağım zaman tahmini tutarı kadar alırım. fazlası değil. iki buçuk milyon... eyvallah deyip evin yolunu tuttum.
asansör beni taşır. dördüncü kata kadar nasıl çıkabilirim ki! ben yorgun adamın tekiyim. asansör beni taşır... kapıyı açtım, elimdeki poşeti mutfağa koydum ve odaya yöneldim. let down çalıyordu, sevindim. bilgisayarı genelde kapatmazdım, eğer kısa süre bir yerlere çıkacaksam. bir kahve beni açar deyip, tekrar mutfağın yolunu tuttum. çaydanlığa su ekleyip altını yaktım. odaya geri döndüm, bilgisayarın başına oturdum; birkaç gün önce başlamış olduğum hikayeme bir göz atayım diye. Biraz okuduktan sonra suya bakmaya gittim.kutusu pahalı geliyor diye, üçü bir arada’yı tercih ederim. su kaynama aşamasındaydı ama bekleyip bir daha mutfağa gelmeyi göze alamayarak kahveyi yapıverdim. odama döndüm, kapıyı kapatıp bilgisayarın başına tekrar oturdum. kapıyı neden kapattığımı bilmiyorum. yalnız olma dürtüsü belki. belki de her daim aradığım o kaçış imkanı..
bir savaştasın, yaran ne kadar ağır olursa olsun; öldürmeyi beceremezse karşı taraf seni, yenilmiş sayılır mısın ki? ben yenilmeyenlerdenim. kaybedenlerden ama yenilmeyenlerden... hem savaşı onlar çıkarmış. oyunu onlar bozmuş. yoksa egom öyle huysuzluk yapmazdı ki! taraflar birbirlerine öyle acımasızmış ki, dünyaya gelecek yeni nesil egoların hepsi sakat doğmuş. tam tesirli bomba. (parça mıydı?) yok bize bir şey olmazdı da, şu havalar biraz kapalı olsaydı ya... her neyse kahve iyi geldi....
kaybetmek istedim kendimi bir an. ama yalnızca bir an... buna sigarayla başlayabilirdim; öyle de oldu. günün en tatlı sigarası ilk içtiğin sigaradır. en az on dakika falan idare eder adamı. yine de kaybedebilmek güzel kendini. tütünle olsa da...
..................................................................................................................
bir şeyler atıştırdıktan sonra üzerimi değiştirdim, ders saati yaklaşıyordu. birkaç kağıt, kalem, bir kesmeşeker sidisi ve sidiçaları koydum çantama. tahammül etmek zor insanlara. her yerde, özellikle okulda. hiç olmazsa biraz sakinlerim diye, müzik dinlemek iyiydi okula giderken. en azından katlanabilmemi sağlıyordu bir süre, insanlara.
ders çıkışı hemen eve gitmek istemedim. kampüsün yukarısındaki kafeye bir çay alıp oturdum. hava öyle soğuk geldi ki.. bir sigara yaktım. muratı gördüm kafeye doğru yürüyordu. beni gördü, bir sandalye çekip yanıma oturdu.
-naptın abi?
-hiç. çay alsana kendine.
-tamam alırım. hayırdır dostum, bir sorun mu var?
-yok. soğukmuş ya.
-ben de bir çay kapıp geliyorum içerden.
-...
-kalkmazsın değil mi?
-burdayım.
çayını alıp tekrar yanıma oturdu. ortam kalabalıktı. yan masada muratın tayfası vardı. birisi masadan kalktı, muratın yanına geldi.
-noldu abi, niye girmedin derse?
-abi baydı artık hoca ya. bir saat daha çekecek halim yoktu valla.
-neyse sen bilirsin. senden naber cenk?
-iyidir.
-ya bizim masaya gelsenize, beraber oturalım.
murat cevapladı.
-yok abi ya aylinin olduğu masaya gitmem ben. gelecekseniz siz gelin oturalım ama.
-abi çocuksunuz ya... peki, bir sorayım bizimkilere.
tolga masasına döndü. birkaç dakika sonra da yanımıza geldiler. muratla aylin yan yana denk geldiler. buna rağmen selam bile vermediler birbirlerine. aralarındaki meseleyi de az çok biliyordum. okula geldikleri ilk zamanlarda, murat aylinden hoşlanmış, yakınlık kurmaya çalışmış. aylin de buna hafiften karşılık vermiş. sonrası malum, bir başka çocukla çıkmıştı. murat da buna fena bozulmuş, selam sabahı kesmişti aylinle. kimse bilmez, aylin o çocuktan ayrıldıktan sonra benimle ilişki kurmaya çalışmıştı. sonra benim ona karşı tavırlarımı gördükten sonra vazgeçmişti. ben de unutalı çok oldu bu durumu...
masada muhabbet baya iyiydi. görünüşe göre herkesin keyfi oldukça yerindeydi. yalnızca aylinin biraz keyfi yok gibiydi. bilmem, belki muratla aynı masada oturmak rahatsız etmişti onu. bir an göz göze geldik. onu hiç böyle görmemiştim. hüzün vardı gözlerinde. bulanık bir deniz gibi.. yağmurdan önceki hani...
..................................................................................................................
duş aldıktan sonra bilgisayarın başına oturdum.müziği açtım, bir yandan da hikayeme devam ediyordum. bir iki saat böyle geçti. sıkıldığımı hissedince bıraktım ve yatağa uzandım. ben uzanırken müzik çalmaya devam ediyordu. bir sigara yaktım...
zil sesi geliyordu, belli belirsiz.dalmışım. kalktım, saate baktım. on buçuğu gösteriyordu. kapıya doğru yöneldim. zil hala çalıyordu. kapıyı açtım. aylin vardı karşımda...
ağlıyordu. içeri girdi. odamdaki sandalyelerden birine oturdu. biraz bıkkın, biraz da ürkmüş bir hali vardı.
-iyi misin sen?
-bir şeyim yok.
-...
-cenk...
-...
-dün, cenk.. dün rüyamda seni gördüm. lanet olası rüyayı görmemek için neler vermezdim. ama gördüm...
-nasıl bir şeydi?
-...
-yalnızca bir rüya ama...
-cenk... hayatta kal ne olur!..
-...
-...
-bir şeyler içmek ister misin?
-kahven varsa iyi gelirdi aslında.
mutfağa ayline kahve yapmaya gittim. bu, biraz da düşünmem için fırsattı. niye bu saatte bana gelmiş olabilirdi? o donuk hali neyin nesiydi? rüyasında ne görmüştü benimle ilgili? bunlar aklımı kurcalarken, su kaynamıştı. bardaklara döktüm suyu. kahveyi de ekledikten sonra, elimdeki bardaklarla içeri geçtim.
odaya girdiğimde aylin yoktu. banyoya baktım, ışığı yanmıyordu. hemen kapıya yöneldim. ama kapı da kapalıydı. açtım, dışarı asansörün olduğu tarafa baktım, ama orada da yoktu. bu imkansız bir şeydi. ne yani, hayal görmüş olamazdım ya...
kahvelerden birini döktüm, diğerinden birkaç yudum aldıktan sonra bıraktım. canım sıkılmıştı. sahile çıkmak iyi gelirdi. bilgisayarı kapattım. merdivenlerden indim aşağıya. sahilin yolunu tuttum. yürürken insanlar bir garip göründüler. insanlar her daim gariptiler bana göre, ama bu sefer değişikti, bir garip bakıyorlardı gözlerime.
sonunda gelmiştim işte. iskelenin en uç tarafına oturdum. kimseler yoktu oturduğum tarafta. deniz sakin duruyordu. dolunayın aksini seçebiliyordum. her zamanki gibi, eğildim birkaç taş aldım elime yerden. teker teker denize fırlattım onları.
arkamda birinin durduğunu hissettim. yavaşça döndüm. aylin arkamdaydı. ayağa kalktım. sarıldı. sarıldım. yüzüne baktım. gözleri gözlerimdi sanki. bu şekilde ne kadar zaman geçirdiğimizi hatırlamıyorum. garip sesler duymaya başladım, birden iskele sallanmaya başladı. ayağım kaydı.
soğuktu. ama zaman geçtikçe sıcaklaşıyordu sanki su. bu sıcaklık tüm bedenime yayıldı. kollarım ve bacaklarım hareketsizdi. vücudumu hareket ettiremiyordum.
gözlerimi açtım. bir çocuk silueti gördüm. küçük,mavi gözlü bir kız... elini uzatıyordu. tuttum...
..................................................................................................................
uyandım. let down çalıyordu. rüyamda aylini görmüştüm. bir sigara yaktım....
sercancandemir@mersin
2004
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kadro
Cihan Mutlu
İstanbul'da yaşıyor. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi okudu.
Sercan Candemir
İlyas Cingöz
Eskişehir'de yaşıyor. Anadolu Üniversitesi Sinema-Televizyon okuyor.




