ya benim dediğim şununla alakalıydı

hikaye (7) kaybeden (6) yalnızlık (3) şarkı (3) Infector of Souls (2) Terror's End (2) dans (2) dükkan (2) esnaf (2) kadın (2) konser (2) madde bağımlılığı (2) mahalle maçı (2) mesela (2) mesene (2) odun (2) oyun (2) performans (2) sokak (2) video (2) yalnızlar (2) yollar (2) 1954 (1) Akara (1) CAIRN (1) Diablo (1) Federal Almanya (1) Grand Vizier of Chaos (1) Hellforge Hammer (1) Lord De Seis (1) Mephisto (1) Soulstone (1) ah muhsin ünlü (1) akustik (1) akşamlar (1) alexi murdoch (1) anahtar (1) askerlik (1) aydınlık (1) aylin (1) ayna (1) balkon (1) bayram (1) bek (1) ben (1) cenk (1) chungking express (1) coldplay (1) davul (1) denizkızları (1) despot köşeler (1) discman (1) doktor (1) durak (1) e (1) earl's court (1) emin olmak (1) erkek (1) eski şehir (1) farinelli (1) faye wong (1) fikr-i sabit (1) futbol (1) gece geçtiğimiz şehir (1) gitar (1) göklere (1) havlar (1) hayat (1) hayatta nasıl başarılı olunur (1) hayır (1) hırs (1) ikircikli ovaller (1) ilker kılıçer (1) ilyas başsoy (1) insan (1) isim-şehir (1) istanbul (1) iyilik güzellik (1) işler (1) k. (1) kaybeden tribi (1) kaybedenler kulübü (1) kelimeler (1) kendini kaybetmek (1) kesmeşeker (1) kişiliğin gücü (1) kulaklıklar (1) kupa (1) köpekler (1) kış (1) kış çocukları (1) let down (1) liderliğin sırları (1) lizarazu (1) marka (1) mağlup (1) müzik (1) nihilizm (1) orange sky (1) pantomim (1) pink floyd (1) pulse (1) renk (1) rio (1) rüyalar (1) sahil (1) shiver (1) sinek (1) sokak çocuğu (1) sol bek (1) su (1) söyleşi (1) söz (1) sığamıyorum (1) talcid (1) telefon (1) uçarım (1) vicdani ret (1) vinyl (1) yalnızlık notları (1) yellow (1) yerlere (1) yıldızlar (1) zaman (1) çin (1) İsviçre (1) ışık (1) şehirlerden bir şehir (1) 王菲-光之翼 (1)

İzleyiciler

Blogger tarafından desteklenmektedir.

şu kadar bu kadar

24 Kasım 2010 Çarşamba
 
özgür olduğumuza dair büyük bir inanç ve bilgi ile yaşıyor olmamıza rağmen hala rahatlıkla konuşamadığımız birçok konu mevcut ülke(miz) şartlarında. çoğu kez  bilgi eksikliğinden kaynaklı hiç açılamayan bu konular, kimi zaman da korku unsuru olarak düşünüldüğü için açıl(a)mıyor. sonuç olarak tartışılması gereken konular samimi arkadaş ortamında bile konuşulmuyor  ve ya konuşulmaya başlanınca sonlandırıcı cümleler ile bitiriliyor . vicdani ret misal. gerçi şu vakitler konuşulabilen, bazı savaş karşıtları aracılığıyla tartışılmaya müsait hale getirilen bir konu, ama hala yeteri kadar tartışma/konuşma ortamı bulmamış olduğu da bir gerçek.
peki nedir vicdani ret?  basitçe; kişinin düşünceleri, dini ve ahlaki değeri doğrultusunda zorunlu askerlik yapmayı kabul etmemesi. kişiye zorla dayatılan bir buyruğa, rütbe gücüne ve en önemlisi bir insana silah doğrultma ve gerektiğinde tetiğe basma hakkına karşı bir duruştur. kurşun sıktığı kimdir? yaralanan? ölen?
basit bir şey vicdani ret. ölüm yerine yaşamı seçmek. bu kadar basit. ama bu basitlik hala toplumumuzda kabul görmüyor, hala öldürmeye karşı duruş bir suç sayılıyor, hala bunu seçen insanlar işkenceler görüyor, hapisler yatıyor, sözlü tacizlere maruz kalıyor. kişiler korkunun boyundurluğuna sokuluyor, hakkı olanı istemek bir yana, söylemeye bile çekinir hale getiriliyor. toplumumuzda hala geçerli bir 'SS'(iki es) kuralı vardır misal. askerlik ya seve seve, ya si*e si*e gidilen bir yerdir. gidilmeme seçeneği düşüncesi bile yoktur. ama gariptir ki; sorulduğunda 'vatan için yaparım. değil onbeş-onsekiz ay senelerce yaparım diyen,' vatan sevgisi ile içi dolu olan  kişiye peki ya zorunlu olmasaydı dediğinde 'ne gideceğim, çekilir mi o kadar, gidip komutandan dayak yenir mi?' -veyahut gitmemeyi belli eden başka sözler- sözlerini kullanabiliyor vatandaşımız.
velhasılı kelam böyle bir hak olduğunun bilincinde olarak bir kaç insan http://askerleranlatiyor.blogspot.com/ gibi bir site açmışlar. askerliğe dair komik unsurlar barındıran, ya da komikleştirilen hikayelerin yanında bir de zorlukların anlatılması gerektiği düşüncesiyle askerliğini yapmış insanlardan anılarını paylaşmalarını istemişler. nadir zamanlarda nadir insanlardan duyduğumuz askerlik anıları içeren, birçok düşünceyi içinde barındıran bir yer. evet halkı askerlikten soğutacak anılar bunlar. ama askerliğin insanı yaşamdan soğutmasından iyidir. bir yanlışı gözardı edip devam ettirmek yerine göze sokmaktır. iyidir iyi...
bir de BirGün'de şöyle bir röportaj mevcut site editörleri ile; http://birgun.net/politics_index.php?news_code=1290591802&year=2010&month=11&day=24


altmışaltı yapımı belçikalı yönetmen Raoul Servais'den  bir kısa film.
19 Kasım 2010 Cuma
             Kaybeden Hikayeleri
                     "İsim-Şehir"in Hikayesi



İsim “olmak” tır. Şehir “geçmek”. Ya da genelde geçerken fark ederim, camın dışarısının “başka” bir şehir olduğunu. İsme fazla takılmam, genel – geçer şeyler makbuldür. Arayışa çok da lüzum yoktur.

Şehir harekettir. Soğuktur – sıcaktır ve yabancıdır. Tıpkı yanımda oturan adam gibi. adını bilmezsin, yanıbaşında saatlerce oturan birisi vardır, hikayesini merak etmezsin. Kimdir? O da senin gibi gezmeye mi çıkmıştır? Dolu olan kafasını mı boşaltacaktır çok da iyi bilmediği bir şehirde? Yoksa sadece işinde gücünde bir adam mı? Bıyıklarından tüccar olduğunu tahmin ediyorum. Erkek yanına kadın verseler, daha kolay geçmez miydi yollarda zaman? Bıyıklı tüccar amca yerine.. ya da onu da geçtim, bir test uygulasalar. Çok değil birkaç soruluk. Ona göre yerleştirseler insanları yolculukta yan yana. Sermayedar düşmanı bir adamın yanına tüccar tipli bir adamı vermeseler en azından…

Bu yaşta neden yalnız başına yolculuk yapıyorsun peki sen, önümdeki bayan? Nereye gidiyorsun ki, 50 yaşında ne işin var bizim aramızda? Sen de mi benim gibi bunaldın da kaçıyorsun? Ama geç kalmışsın be teyzem. Kocan, çocuğun yok mu? Evlenmedin mi yoksa? Bir erkek de bir kadın da farkındadır belli yaştan sonra, bekarlığın aristokrasiyle bir bağının olmadığının. Gençlikte burjuva yaşamak tatlı gelebilir ama inan bana bunun sonu üçüncü dünya ülkesi insanı olmaktır. Yine de seçim senin, tabi..

Seni fark etmediğimi sanma teyzenin yanındaki. Çirkin değilsin. Ama umrumda değilsin. Kafam zaten dolu, boşaltmaya çıktım ben bu yola. Gelip geçicisin. Çaprazımdasın. Yakınımdasın. Ama çok uzağımdasın. Hepiniz. Yakınımdasınız. Ama çok uzağımdasınız. İsim – Şehir oynayalım mı dördümüz? Biliyor musunuz çok sıkıcısınız…


Not: Kaybeden Hikayeleri burada sonlanır..
12 Kasım 2010 Cuma
     Kaybeden Hikayeleri
                Basitin Hikayesi

Not: "Basitin Hikayesi", bir zamanlar rahat yaşayan bir adamın hikayesidir. Şimdiki basit adamdan biraz daha rahattır o.


04:00 – 06:28

Uykudayım.


06:28 – 07:30

Mesanem çok geniş değil galiba. Bira içtiğimde de böyle. 2 adet bira içerim. 5 defa tuvalete giderim. Uykuda da böyle. Hepsi hepsi 7 saat uyurum. Bu uyku arasında 1-2 kez banyoya gider gelirim. Her neyse. Odamla karşılıklı bulunan banyoya gidip, tekrar yatağıma döndüm.


07:30 – 09:35

Uyurum. İki saat iki saattir. Sekiz-dokuz saatin hesabını yapmam, ama iki saatin hesabını yaparım. Basit işlerin adamı ol.


09:35 – 09:39

Yatağın içinde dönerim. Yanıbaşımda duran telefonun saatine bakarım.


09:39 – 09:40

Kalkmam gerektiğini düşünürüm. Bugünden de bir değişim beklerim. Daha çok kitap okumalı, daha çok film izlemeliyim deyip, günün kabaca bir planını yaparım. Henüz uyanmamış zihnimde.


09:40 – 10:02

Oturma odasına geçerim. Gazete de gelmiştir. Alırım ve okuyarak odama dönerim. Tekrar uzanırım. Gazete okurum. Eskiden köşe yazarlarını okurdum. Onların çoğundan daha ... olduğumu anladığımdan beri köşe yazarı okumuyorum. Haber okurum. Futbol okurum. Magazin bile okurum.




10:02 – 10:34

Mutfak. Portakal(her nevi narenciye) sıkma makinası. Fiş. Priz. Portakal. Portakal =3. Çekmece. Bıçak. Portakal / Bıçak = 6. Tepsi. Bardak. Portakal / Portakal sıkma makinası = Portakal suyu. Bardak. Buzdolabı. Peynir. Bıçak. Tabak. Tepsi. Buzdolabı. Zeytin. Tepsi. Buzdolabı. Kaymak. Tepsi. Tezgah. Bal. Tepsi. Tekrar çekmece. Çatal. Tepsi.

Kahvaltı.


10:34 – 11:03

Kitap oku. Kitap oku. Kitap oku. Oku denmişse, okurum.


11:03 – 12:40

Müziği winamp ile dinlerim. Daha geçenlerde keşfettim ekolayzır olayını. Geç oldu ama olsun. Müzik dinlerken iddaa çalışırım. Bir kere,  müzik açıkken iddaa oynayıp tutturmuştum. Ondan beri müzik çalmadan, iddaa çalışmam. Çalışmam.

Yanlış anlaşılmasın. Yalnızca bir defa tutturmadım iddaayı. Üç defa tutturdum toplamda. Toplamda deyince aklıma geldi. Bir gün bir dükkana girmiştim. Adamın biri, dükkan sahibine, “Total olarak ne kadar borcum var?” demişti. Bir de - yine aynı dükkanda mı onu unuttum; kadının biri (sanırım kadındı) “ATM var mı buralarda?” demişti. (ATM’yi İngilizce “spell” yaparak söylemişti.. (Ey Ti Em var mı buralarda gibi..) bunlar futbolun içinde olan şeyler. Neyse üç defa tutturdum işte.

Kafamda dinozorlar tepinirler bu saatte.


12:40 – 13:00

Yaklaşık olarak bu zaman diliminde –sevdiğim bir kadın vardır, uyanır. Beni arar. Sabahları yeni uyanmış sesini duymaya deli olduğumu bilir. Arar.  Biraz konuşuruz. Sonra o kahvaltıya oturacaktır. “Hoşça kal” der. “Sen de öyle kal” derim.


13:00 – 13:40

Oku denilmişti demiştim ya hani.


13:40 – 14:30

Yemek. Gaste. İkisi bir arada.


14:30 – 15:50

Çok film seyrederim.


15:50 – 16:20

Oku denilmişti  dediğimi hatırlarım.


16:20 – 16:35

Mutfaktan, dolaptan gözüme ne kestirsem yerim.


16:35 – 21:04

Dışarıdayımdır. Bir dostum vardır. PES oynarız, çay içeriz, maç günüyse maç izleyip bira içeriz.


21:04 – 22:24

Eve dönmüşümdür. TV bugün nen var kuzum?


22:24 – 00:04

Kapan film kapan.


00:04 – 00:52

Oku denilmişti dediğimi hatırladığımı hatırlarım.


00:52 – 01:44

Winamp açılır. Kalem ve defter çıkarılır. Yazılır, ne birikmişse…


01:44 – 04:00

Uykudayım.


Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "Gastenin Hikayesi".
7 Kasım 2010 Pazar
                Kaybeden Hikayeleri
                      E.'nin Hikayesi


Her zaman çok fazla aydınlık derdim. Sen gittikten sonra değiştirdim ampulü. Sinirlerimi bozuyordu, “kafam sıcak oluyordu” diyordum. O kadar fazla aydınlık gerekmez. Ne yapacağız o kadar aydınlığı? Daha ne kaldı ki görmemiz gereken, fark etmediğimiz yahut? Sen beni gördün, ben seni. Hepsi bu. Pişman olmayacaksın ama, git. Dönersen, mutsuz olacaksın. Git, basit bir şeylerle uğraş. Ne bileyim ben. Bir süredir ara verdiğim karikatür dergilerine başlarım belki ben de. Hatta haftalık olanları değil sadece, aylık olanları da alırım. Belki daha fazla maç izlerim, hatta daha fazla kocaman kafalı yorumcu dinlerim. Babam, fazla ekmek yemekten kafaları kocaman oluyor bu eşeklerin derdi. Belki de öyledir. Olsun, zararı yok. olabildiğince basit olmalıyız. Belki yeni hobiler edinirim. Ne bileyim ben, bilmediğim spor dallarını öğrenmeye çalışırım, daha farklı kitaplar okurum. “Hayatta Nasıl Başarılı Olunur”, yahut “Liderliğin Sırları”, o da kesmezse, “Kişiliğin Gücü” gibi kitaplar okurum. Belki seni unuturum. Belki başka birini bulurum. Belki beni unutursun. Belki başka birini bulursun. Daha çok konuşan, daha çok tartışan, daha çok konuda fikri olan, arkadaşlarınla daha iyi anlaşan, daha çok dost sahibi, daha çok para sahibi, daha çok hali vakti yerinde… Öyle ya. Ben zamansız bir adamım. Üstelik fikr-i sabitim. Ben değişemem. Bak, değişemedim. Aynı senle, aynı benle olmadı. Değişiriz sandık halbuki. Ben sandım, sen sandın. Sonunda usandım.

Ne çıkarman gerekir, bilmiyorum. Ya da çıkarma bir şey, kalsın. Bütün halinde. Ama ampulünü değiştir sen de. Daha az güçlü bir ampul al. Hem para israfı olmasın boşuna. Madde bağımlılığı demiştim. Hem de fazla aydınlatmasın etrafı. Fazla aydınlatmasın seni. Fazla göstermesin sana. İçini.



Sahibinin sesi: Sırada "Basitin Hikayesi" var.
sercancandemir
2 Kasım 2010 Salı
             Kaybeden Hikayeleri
                             K.'nın Hikayesi

Kapımı çalan kim? Ben kimin hikayesinde bir kurguyum? Ben kurgu muyum? Kapısını çaldığım da kim? Sen kimsin, sadece bir hikaye miyim, anılarında andığın? Beni anıyor musun? Beni nasıl hatırlıyorsun? “Eski”lerinden bahsederken, beni nereye koyuyorsun? Arada bir yerde miyim? Yoksa benim için ayrı bir satırbaşı açıyor musun, birilerine bir yerde anarken? Beni anıyor musun?

Hangisi olduğumu biliyor mu anlattığın arkadaşların? Ha-ha! Ya sen? Sarışın kızları sevmezdin. Hala sevmiyor musun? Sahi, hiç anlatmadın, neden sevmezdin? Aradığın neydi, “biz”de bulamadığın? Ha ha! Bak dalga geçebiliyorum artık kendimle. Beni eleştirirdin sürekli. Son kavgamızda, “madde bağımlılığı” demiştin. Çekip gitmiştin ardından. Zarar veriyor demiştin “madde bağımlılığı” gençlerimize, insanlarımıza, kadınlarımıza. Biliyor musun, bıkmıştım o zamanlar senin imalarından. Madde bağımlılıymış! İnsanların bir şeylere düşkün olabileceğine, birtakım meşguliyetlerinin, alış-verişlerinin, önemli eşyalarının, kullandıkları eşyalarının, kullandıkları arkadaşlıklarının olabileceğine neden ihtimal vermedin?

Beni hiç önemsemediğini düşünüyorum. Beni önemseseydin, arkadaşlarıma kıymet verirdin. Sana hepsi komik geldi, geri zekalı dedin hepsine, zaten beni hep yalnız bıraktın, toplanmalarımıza teşrif etmedin. Neden? Biraz alttan alamaz mıydın? Gülemez miydin, salakça gelse de muhabbetlerimiz? Gururdan mı bu, beğenmemezlik? Merak ediyorum, tüm “eski”lerine bana davrandığın gibi mi davrandın? Neden eğlenemedin, neden kaptıramadın kendini?

Artık kapısını çalma kimsenin. Çünkü kapının ardındaki yeni biri gibi gelse de, hayır değil! Sadece farklı yüzler çıkacak karşına. Yazdığım sözler yalan oldu demişsin, cebindeki. Kapıları çalma artık. Zaten anahtarların var. Cebinde. Sözlerin ve anahtarlarınla beraber yaşamaya devam et..



Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "E.'nin Hikayesi" oldu bile.. 
sercancandemir
27 Ekim 2010 Çarşamba

                  Kaybeden Hikayeleri
                           Hırsın Hikayesi



Kendine çekidüzen vermek istiyordu. Bir an önce. İzbe bir yerde her türlü güzellikten uzakta hissediyordu kendini. Ne evinden, ne az sonra yapacağı kahvaltıdan, ne yüzünü duruladığı havlunun ıslak ve eskimiş kokusundan, ne de kendinden memnundu. Toplayıp her şeyi ve kendini, gitmek istiyordu.



K: Kalksana, ne bekliyorsun? Çıkmayacak mıyız?
E: Gitmesek de olur..
K: Ne yani! Dalga mı geçiyorsun benimle?
E: Dalga denizde ol…
K: Ne güzel bak bulmuşsun gene formunu!
E: Hep böyleydim ben. Sen fark etmemişsin.
K: Fark etmemişim ha! Geçen zamandan haberin yok herhalde senin.
E: Var. Olmaz mı.. Bazen haberim olmuyor ama sen hatırlatıyorsun iyi oluyor.
K: Bıktım artık şu iğneleyici, imalı konuşmalarından.
E: Ben de bıktım, inan.
K: Hiçbir konuşmayı sonlandıramıyoruz. Şöyle güzel bir kavga edemiyoruz baksana ya!
E: Oysa eskiden böyle miydi.. Değildi değil mi?
K: Sen hep böyleydin. Çocukluğunu bilmiyorum, görmedim. Ama eminim senin kadınlara olan tutumun eskiden beri böyledir. Annen dahi çok çekmiştir senden. Sen eminim çocukken, annenin arkadaşlarına “gün” olsun diye yaptığı ev gezmelerinde dahi annene çok çektirmişsindir. Şimdi de böylesin. Bak, bir yere oturup kararlaştırıp gidemiyoruz. Onu beğenmiyorsun, bunu beğenmiyorsun. Seni çok beğeniyor herkes sanki, öyle değil mi? Eminim, okula ilk başladığın zaman dahi böyle soğuktun. İlk öğretmenin “kadın”dı değil mi? Eskiden beri böylesin. Eminim ki…
E: Sende çok “emin” konuşuyorsun sevgilim. Neden tanıdığım tüm kadınlar “haklı” olabilmek için bu kadar çaba harcıyorlar ki? Oysa, bana her “haklı değil miyim sence?” diye soruşunuzda –konumuz,durumumuz ne olursa olsun, “haklısın sevgilim” demişimdir. Ne istenirse, onu vermişimdir. Ne istenirse…
K: Geçen gün arkadaşımın düğününde de böyleydin. Ya en azından bir defa da olsa yerinden kalkar insan değil mi! Ne yani, bu kadar mı zor geliyor insanlara karışmak?
E: Beni tanımıyormuş gibi konuşuyorsun.
K: Evet, seni tanımıyorum. Tanıyamıyorum. Eskiden böyle değildin…
E: Eskiden de böyleydim. Düğün falan sevmezdim ben, eskiden de.
K: İyi, bizimkini de sevmezsin o zaman!..
E: Bizimkini?
K: Bir şey demedim tamam mı? Hiçbir şey demedim!..
E: … (Kendini yiyip bitiriyorsun. Bundan hiç hoşlanmıyorum. Sakinleşmeni öneriyorum sana. Bu kadar sinir ve hırs bir bendende durmaz. Ama seninle ben aynı yerde durabiliriz. Mahalle maçlarından, evcilik oyununa sıra gelmedi bir türlü. Yeni öğreniyorum. İçimde “dün” ile yaşarken, dışımda nasıl “bugün”ü yaşıyor gibi yapabilirim ki? Yapamıyorum değil mi? Biliyorum.) Hadi çıkalım en iyisi…
K: Tamam. Sorun yok ama, değil mi?
E: Tabi ki. Yok. Haydi çıkalım..


Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "K.'nın Hikayesi" olacak..
sercancandemir
23 Ekim 2010 Cumartesi
geçen gün, uyumaya yakın bir vakitte kapım çaldı. kapı deliğinden baktığımda ah muhsin ünlü, herzamanki derin bakışlarıyla kapıyı açmamı bekliyor, sabit de duramıyor, bir görünüyor, bir kayboluyor. açmak istemiyor gibi bakıyorum sadece, ta ki delik arkasından baktığımı anlayıncaya ve daha derin bir bakış atıncaya kadar. ee açıyorum kapıyı. içeriye giriyor ve ilk defa gelmesine rağmen tuvalate doğru seri adımlarla gidiyor. demek ki sıkışmış ve bir an önce rahatlamaya ihtiyacı var. arkasından şaşırmış bir şekilde bakıp içeriye geçiyorum. mutfaktan sesler duyuyorum. ardından kapıdan giriyor. 'çay içeriz demi' diye soruyor. kafamı sallıyorum. koltuğa oturur oturmaz 'komşu bir şiir yazdım.' deyiveriyor. olayları anlamlandırmaya çalışan gözlerle bakıyorum. 'hatırlat da haziranın sonunda çocukluğumu yakalım.' deyiveriyor aniden. dalıyorum. çay kokusuyla kendime geldiğimde 'sen beni öpersen, belki de ben fransız olurum.' diyor. gülüyorum. gülüyor. gülüyoruz. iyi de gülüyoruz hani. o içinde şiirin tamamını dinletme telaşı yaşıyor, ben içimde çocukluğumu nasıl yakabileceğimi düşünüyorum. gülüyoruz. senagellilerin dahil olmayışına bile... şiir bitiyor ve 'haydi iç de çay koyayım.' diyor. bardağımda kalan soğumuş yarım bardak çayı bir seferde içiyorum. bardağı o'na uzatıyor ve içimden söyleniyorum. 'ne adamsın ya sen muhsin'...




video

gereksiz gibi gözüken not: onur ünlü'nün seneryosunu yazdığı ali özgentürk filmi kalbin zamanından otuz saniyelik bir görüntü. onur ünlü'nün ah muhsin ünlü'ye en çok yaklaştığı anlardandır...
22 Ekim 2010 Cuma

Coldplay


Şu Coldplay denilen grubun üniversite yıllarından beridir dinleyicisiyim.. Şahane oluyor bu takip..

Yeni albüm çıkarıyorlar onu deniyorum, ne yapmışlar merak ediyorum.. Klipleri filan mesela iyidir.. Geçenlerde topluca bir izledim ne çıkarmışlar, hangi şarkıların klipleri var filan diye.. Epey bir geride kalmışım.. Bunların bir albümleri vardır mesela.. İlk olabilir.. Elemanın ıslak kafayla filan kumsalda yürüdüğü tipik İngiliz modeli bir de klibi vardır.. Yellow. Sarı.

Shiver.. Garage günlerine, daha sıcaklara doğru.. Bakın hep bunlara linkler verip mekanı da renklendirebilirim.. Tabi ki.

Trouble iyidir..

Ve Discman.. Kendi klibini kendin çekiyordun.. Yollara düşülüyordu filan..

İki arada, bir derede.. Ya da bir arada, iki köprüde.. Hayatın değişenleri, merdivenleri var işte.. İnerken, çıkarken, yürürken şarkılara klipler çekiyor insanlar..

Chris Martin şöyle demiş bir şarkısında;
on and on from the moment i wake, to the moment i sleep, i'll be there by your side, just you try and stop me, i'll be waiting in line, just to see if you care... (Shiver)
ve hatta;
your skin, oh yeah your skin and bones, turn into something beautiful.. (Yellow)

Kulağa hoş geldiği aşikar.. Hep birlikte buyrun bakalım..


Savunma derinliğimin sevdiği şarkılar - parti bir.
Kaybeden Hikayeleri
Mağlubun Hikayesi





Bir ışıkla renkleri gördü. Bir hışımla aynayı kırdı. Geride bıraktığı sesleri düşündü. Kulakları ne kadar güzel sesler duymuştu. Şimdi içi bomboştu. Çocukluk yıllarında bir köşeye koyduğu hırsı vardı içinde. Hırsı kendineydi. Bıçağı içindeydi. Çevirdikçe acıtıyordu. Değişmeye çalıştıkça acıyordu. İnsanın değişebileceğini düşünmüştü. O zamanlar henüz mağlubiyetle tanışmamıştı. Bıçağı çıkardı. Çok garip, üzerinde kan yoktu. Bıçak içine girmemiş gibiydi. Kafasını iki yana salladı. Bir düşün içerisinde miydi? Sanrılar bırakmaz bazen, peşi sıra gelir insanın. Aynasını kıran insanın. Renklerini gören insanın. Yalnızken ya da kalabalıkken. İkisi aynı mı oldu yoksa? Yalnızken ya da kalabalıktaki yalnızken. Neden sordu ki, cevabı gözlerindeymiş gibi baktı aynaya. Ayna yok. Şimdi renkler de yok. Işık yok. Işık yok. Işık yok. Ayna… Artık ayna yok… Mağlup….

Not: Sıradaki hikaye: Hırsın Hikayesi
17 Ekim 2010 Pazar
En güçlü/sağlam savunma hattını dahi kolaylıkla alt edebilir... Farinelli...

10 Ekim 2010 Pazar

Kaybeden Hikayeleri

Kupanın Hikayesi




Şarkılarda duymuştu. Futbolun, hayata benzediğini. İçindeki terimlerin hayatla özdeşleştirilebileceğini. Adam geçme, ofsayt, penaltı, gol, kasti faul, hükmen mağlubiyet vs. Bunların hayatta karşılıkları olduğunu duymuştu. Yani dinlediği şarkılardan sezmişti. Zaten çocukluğu apartman arası asfalt futbol sahalarında geçmişti. O sokak çocuğu değildi, apartman çocuğuydu. Ama mahalle maçları yapan bir apartman çocuğu. Eskiden futbol oynardı. Şimdi konuşuyor. Herkes gibi. Zamanın bir noktasında yaşayan herkes gibi.


Kendinden geçercesine koşturduğu sokaklarda şimdi sadece arabalar gürültü yapıyorlar. Yaşı yetişmemişti. İnsanların büyük acılar çektiği o zamanlara. Bir bakıma şanslıydı yetişememekle. Çünkü o zamanın gençleri, top peşinde koşmamışlardı. Fakat polisler onların peşinden koşuyorlardı. Hayatlarını yaşayamadan geçip giden bir gençlik. Sokak aralarında, kurşun yaralarında, düşüncelerin derinlerinde, sokak lambasının asılan afişleri aydınlatan ışığında, ipe asılan bir insanın, neden asıldığını düşündüğü zamanki karamsarlığında ve bu karamsar sonuçları olan suçlarının, yalnızca düşünmek olduğu bir umutsuzlukla geçen gençlik. Yok hayır. O bunları yaşamamıştı. Büyükleri geçirmişti bu zamanları. Büyükleri. Onun için sadece mahalle maçları vardı, önem verdiği. Bir de sonradan hayatına bir anda giren kızlar.


Takım aynı apartmanda oturan arkadaşlardan oluşuyordu. Birkaç tane de karşı apartmanlardan çocuklar. Bazı çocuklar top oynamazdı. Bazı kızlar evcilik oynardı. Bazı çocuklar da bu kızlarla evcilik oynardı. Bunu hiçbir zaman anlayamadı. Top peşinde koşmayan çocuk kız peşinde koşardı. Ama zamanı gelince. Büyüyünce. O yaşta kızlar kahve gibiydi. Koruyucu ailelerin kahvaltıda çaya tamam ama kahveye kesinlikle hayır demesi gibi. Her şeyin zamanı vardı.


Yine bir mahalle maçıydı futbola jübile yaptığı. Her zaman sağ tarafta oynardı. 11 numara. (Elimizde böyle bir sayısal kayıt yok çünkü zengin mahallesi değildi yaşadığı yer. Çocukların forması değil tişörtleri vardı. Ama O’nu iyi tanıdığımızdan böyle bir numaraya sahip olabilse, 11 numarayı seçerdi diye düşünüyoruz. Nedeni bilinmiyor. Kabaran egolarından şüphe duyuluyor). Maç zamana karşı değil, belli bir sayı limitine karşı oynanıyordu. Karşı tarafa 10 tane gol atan taraf maçı kazanıyordu. Fena da gitmiyorlardı. J.’nin takımı (takımların isimleri yoktu. Mahalle maçı dedik ya, mahalle ismine göre takımlar isim alıyorlardı. J.’nin takımı Akevler mahalindeydi).


Maçın bitimine 2 gol kalmıştı. A. Takımı (karşı mahallenin adını unuttum Z. olsun) Z takımına karşı bir farkla, 8-7 üstündü. Gerginlik ve stres hakimdi çocuklara. Maç esnasında, A Takımından Samim’in attığı bir şut kale yerine sağ tarafta yoldan geçen birine çarptı. Topun çarptığı çocuk (bizim çocukları göz önüne alınca bu çocuğa aslında genç demek lazımdı. Hatta delikanlı. Zira olaylar A. Şehrinde geçiyordu). Bu delikanlı mahallenin belalılarındandı. Bizim çocuklar bihaberdiler çocuğun herhangi belasından. Samim, “Topu atsana buraya” diye bağırdı Fatih’e (Fatih az önce sözü edilen delikanlıdır). Fatih’in bu sözleri duymasıyla hiddete ermesi bir oldu. “Sıkıyorsa gelip alsana” dedi Samim’e. Samim de galiba arkadaşlarının yanında olmasının verdiği güven ve cesaretle Fatih’in yanına gitti. Topa uzandı. Fatih geri çekti. Samim bir daha uzandı ve topu aldı Fatih’ten. Gülümsedi sahadaki çocuklara. Kendinden büyük bir çocuğa üstün gelmenin gururu. Bu gurur, Samim geri gelirken, Fatih’in taktığı çelmeyle düştü. Sonrasında olanlar,  artık J.’nin neden futbol oynamadığının cevabıdır.


Samim düştükten sonra Fatih yanına geldi. Samim hariç toplam dokuz çocuğun bakışları arasında, eğildi ve Samim’in ayakkabılarını çıkardı. Bir de arka cebinden bir bıçak. Diğer çocuklara baktı. Diğer çocuklar uçmuştu. Havadaydılar. Bu dramatik trajedi karşısında tek yaptıkları bir sonraki sahneyi beklemekti. Bıçağı Samim’in, kirden koyu kahve renge dönmüş beyaz çoraplı ayaklarına yaklaştırdı. Tek darbeyle en küçük parmağını ayaktan ayırdı. Güldü çocuklara. Telaşlanmaksızın yürüdü ve gözden kayboldu. Çorap artık ne kahve ne de beyazdı.


Bu onun son futbol oynayışıydı. Artık peşinden koştuğu şeylerin arasında top yoktu. Samim’in kırmızı çorabını hiç unutmayacaktı.

Futbol terimleriyle hayat arasında hiç de hafife alınamayacak benzeşmeler vardır. O gün J. ve arkadaşları, hükmen mağlup oldular.


(Sıradaki hikaye: Mağlubun Hikayesi)
9 Ekim 2010 Cumartesi
             Kaybeden Hikayeleri
                       
Sokağın Hikayesi




Yaz güneşi altında eriyordu sanki yerler, asfalt. Asfalt parlıyordu. Gözler kamaşıyordu.
Göz gözü görmüyordu. Bakkaldan bir soda aldı. Yürüdü. Sokağın sonuna
değin yürüdü. Geri döndü. Bakkala tekrar girdi. Elinde yarım limon dilimi ve sodayla çıktı.
Yarım limon dilimini sodasına sıktı. Tekrar yürümeye koyuldu. Güneş yakıyordu.
Üzerinde sarı renkli bir tişört vardı. 
Tişörtün üzerindeki baskıda, sözü edilen kupanın 1954'te İsviçre'de kazanıldığını yazıyordu. Federal Almanya tarafından.


(sercan candemir)


Not: 2009 yılında Kaybeden Hikayeleri isimli bir hikayeler silsilesi yazmıştım. Sırasıyla okunduğunda güzel bir bütünlük hissettiriyordu. Şimdi burada sırasıyla yayımlayacağım. (S.C)
5 Ekim 2010 Salı

Alexi Murdoch



16 Eylül 2010 Perşembe


"2004'te anlattığım bir hikayedir.."
s.c.

       

          bir hayat parodisi





her şey o kadar karışık ki. sokağa çıkmaya gücüm yok. insanların bakışları korkutuyor beni. ve ben her sabah olduğu gibi bu sabah da tanrıdan hayatıma son vermesini aklımdan geçirerek uyandım. yataktan çıkmak istemiyorum.çünkü kendimi en rahat hissettiğim yer orası. çünkü kendimi en güçlü hissettiğim yer orası. sabahı düşünmeden uyumak, gece....

bir düş var içimde. bir çift göz... düşlerim kadar mavi. her aklıma geldiğinde ölecek gibi oluyorum.. sanki beynimi uyuşturuyor bu bakışlar, gülüşler... sanki küçüklüğümden bir şeyler.. o kadar çocuksu ki.. ben bu hikayenin sonunda o maviye öleceğim....

zırıltılar geliyordu kulağıma. bu zırıltıları duymakla duymamak arasında tereddüt içerisindeydim. uykuma devam etmekle uyanmak arasında yani. elimi yatağımın hemen yanındaki müzik setinin üstüne gezdirdim; telefonumu hep buraya koyardım. telefonu ararken elim roll-on’uma çarptı. yere düştüğünü ve kırıldığını düşünüp sabaha lanet yağdırıyordum ki, tek parça olduğunu gördüm bakınca yere. bu sırada telefonum hala ısrarla çalıyordu.


arayan gereksiz bir arkadaştı. sınıftan. hiç acele etmeden cevap vermek için tuşa bastım, kulağıma götürdüm. kapattı. sıkılmış olacak çaldırmaktan. tekrar aramadım.dediğim gibi, gereksiz bir elemandı.


adetim değildi hiç. televizyonu açtım sabah sabah. sanki bir şey bulacakmışım gibi. belki de bir şey beni bulacak diye... kanal değiştirirken sevdiğim şarkıcıyı gördüm. keyfim yerine geliyordu ki verilen görüntünün altındaki yazıyı okudum; ‘k.k. kansere yenik düştü!..’


yenik düşmüş. o da düşmüş, kanserden. işte bir sabaha daha eksiden başlıyordum yine. geriden. ben eksiden başlıyordum; tanrı eksileceksiniz diyordu! içimde telafisi çok zor bir eksiklik var bu sabah. artık cennetten gelecek sesi, diyorum kendime.


sesi cennetten gelecek....


               

 ..................................................................................................................






bugün kendim için ne yapacağım? ne işime yarayacak bugünüm? hayat... ne işime yaradı ki şimdiye kadar? çoğu kez karamsarlığa düşüyorum, canım sıkılıyor ve boşlukta kalıyorum. bazen zevk alabiliyorum. boş bir şey olmasa... kayboluyorum bu yanılsamalar içerisinde. her şey geçici olduğundan dönüşüyor günü gelince bir diğerine. asla durağan bir düzen içerisinde yer alamayacak sevgili düş oyunlarım; bitip tükenecektir ardından kof zamanın, dünyanın.


basit olmak istiyorum. kağıtlardan silin beni,ellerinizdeki. alabildiğine basit olmak istiyorum. kayıtlardan silinsin bedenim, tanrının tuttuğu.içinde yalnızca düşlerimin yer aldığı bir kurgu istiyorum. kurabilin artık. ayrıntılar, karmaşıklıklar bataklığından sıyırsın canım beni, bu can parça-buçuklara yem olmasın istiyorum artık.


ardından kovaladıkça, farkına vardırmaksızın benden uzaklaşan, kendisine çizilen çember boyunca nihilist ruhlarla, amaçsızca ve gözü dönmüş bir şekilde dönüp durduğum bir kovalamaca oyununun gösterim merkezi burası. gerçeklere yaklaştıkça uzaklaştığımı biliyorum yaradılışımdan.





 ..................................................................................................................




aşağıya bakkaldan ekmek ve sigara almaya indim. feridun amca her sabahki gibi sanki yeni uyanmamış gibiydi. benim akşamdan kalma gözlerime karşın onunkiler, güneşinki gibiydi. bir ekmek aldım dolaptan. kapağı açarken zorlayıp açmıştım; kapatırken yine zorlamam gerekti. bırak sen, ben hallederim, s.ktiğimin dolabını daha geçen hafta yaptırdım, yine bozuldu dedi. bıraktım, yanına kadar geldim. abi bir de kısa 2001 alıcam dedim. iki buçuk milyon uzattım. (ya da ytl miydi, unuttum!) her zaman evden çıkarken, bir şey alacağım zaman tahmini tutarı kadar alırım. fazlası değil. iki buçuk milyon... eyvallah deyip evin yolunu tuttum.



asansör beni taşır. dördüncü kata kadar nasıl çıkabilirim ki! ben yorgun adamın tekiyim. asansör beni taşır... kapıyı açtım, elimdeki poşeti mutfağa koydum ve odaya yöneldim. let down çalıyordu, sevindim. bilgisayarı genelde kapatmazdım, eğer kısa süre bir yerlere çıkacaksam. bir kahve beni açar deyip, tekrar mutfağın yolunu tuttum. çaydanlığa su ekleyip altını yaktım. odaya geri döndüm, bilgisayarın başına oturdum; birkaç gün önce başlamış olduğum hikayeme bir göz atayım diye. Biraz  okuduktan sonra suya bakmaya gittim.kutusu pahalı geliyor diye, üçü bir arada’yı tercih ederim. su kaynama aşamasındaydı ama bekleyip bir daha mutfağa gelmeyi göze alamayarak kahveyi yapıverdim. odama döndüm, kapıyı kapatıp bilgisayarın başına tekrar oturdum. kapıyı neden kapattığımı bilmiyorum. yalnız olma dürtüsü belki. belki de her daim aradığım o kaçış imkanı..


bir savaştasın, yaran ne kadar ağır olursa olsun; öldürmeyi beceremezse karşı taraf seni, yenilmiş sayılır mısın ki? ben yenilmeyenlerdenim. kaybedenlerden ama yenilmeyenlerden... hem savaşı onlar çıkarmış. oyunu onlar bozmuş. yoksa egom öyle huysuzluk yapmazdı ki! taraflar birbirlerine öyle acımasızmış ki, dünyaya gelecek yeni nesil egoların hepsi sakat doğmuş. tam tesirli bomba. (parça mıydı?) yok bize bir şey olmazdı da, şu havalar biraz kapalı olsaydı ya... her neyse kahve iyi geldi....



kaybetmek istedim kendimi bir an. ama yalnızca bir an... buna sigarayla başlayabilirdim; öyle de oldu. günün en tatlı sigarası ilk içtiğin sigaradır. en az on dakika falan idare eder adamı. yine de kaybedebilmek güzel kendini. tütünle olsa da...



 ..................................................................................................................






bir şeyler atıştırdıktan sonra üzerimi değiştirdim, ders saati yaklaşıyordu. birkaç kağıt, kalem, bir kesmeşeker sidisi ve sidiçaları koydum çantama. tahammül etmek zor insanlara. her yerde, özellikle okulda. hiç olmazsa biraz sakinlerim diye, müzik dinlemek iyiydi okula giderken. en azından katlanabilmemi sağlıyordu bir süre, insanlara.



ders çıkışı hemen eve gitmek istemedim. kampüsün yukarısındaki kafeye bir çay alıp oturdum. hava öyle soğuk geldi ki.. bir sigara yaktım. muratı gördüm kafeye doğru yürüyordu. beni gördü, bir sandalye çekip yanıma oturdu.


 -naptın abi?
 -hiç. çay alsana kendine.
 -tamam alırım. hayırdır dostum, bir sorun mu var?
 -yok. soğukmuş ya.
 -ben de bir çay kapıp geliyorum içerden.
 -...
 -kalkmazsın değil mi?
 -burdayım.


çayını alıp tekrar yanıma oturdu. ortam kalabalıktı. yan masada muratın tayfası vardı. birisi masadan kalktı, muratın yanına geldi.


 -noldu abi, niye girmedin derse?
 -abi baydı artık hoca ya. bir saat daha çekecek halim yoktu valla.
 -neyse sen bilirsin. senden naber cenk?
 -iyidir.
 -ya bizim masaya gelsenize, beraber oturalım.

murat cevapladı.

 -yok abi ya aylinin olduğu masaya gitmem ben. gelecekseniz siz gelin oturalım ama.
 -abi çocuksunuz ya... peki, bir sorayım bizimkilere.


tolga masasına döndü. birkaç dakika sonra da yanımıza geldiler. muratla aylin yan yana denk geldiler. buna rağmen selam bile vermediler birbirlerine. aralarındaki meseleyi de az çok biliyordum. okula geldikleri ilk zamanlarda, murat aylinden hoşlanmış, yakınlık kurmaya çalışmış. aylin de buna hafiften karşılık vermiş. sonrası malum, bir başka çocukla çıkmıştı. murat da buna fena bozulmuş, selam sabahı kesmişti aylinle. kimse bilmez, aylin o çocuktan ayrıldıktan sonra benimle ilişki kurmaya çalışmıştı. sonra benim ona karşı tavırlarımı gördükten sonra vazgeçmişti. ben de unutalı çok oldu bu durumu...


masada muhabbet baya iyiydi. görünüşe göre herkesin keyfi oldukça yerindeydi. yalnızca aylinin biraz keyfi yok gibiydi. bilmem, belki muratla aynı masada oturmak rahatsız etmişti onu. bir an göz göze geldik. onu hiç böyle görmemiştim. hüzün vardı gözlerinde. bulanık bir deniz gibi.. yağmurdan önceki hani...


 ..................................................................................................................


duş aldıktan sonra bilgisayarın başına oturdum.müziği açtım, bir yandan da hikayeme devam ediyordum. bir iki saat böyle geçti. sıkıldığımı hissedince bıraktım ve yatağa uzandım. ben uzanırken müzik çalmaya devam ediyordu. bir sigara yaktım...

zil sesi geliyordu, belli belirsiz.dalmışım. kalktım, saate baktım. on buçuğu gösteriyordu. kapıya doğru yöneldim. zil hala çalıyordu. kapıyı açtım. aylin vardı karşımda...


ağlıyordu. içeri girdi. odamdaki sandalyelerden birine oturdu. biraz bıkkın, biraz da ürkmüş bir hali vardı.


 -iyi misin sen?
 -bir şeyim yok.
 -...
 -cenk...
 -...
 -dün, cenk.. dün rüyamda seni gördüm. lanet olası rüyayı görmemek için neler vermezdim. ama gördüm...
 -nasıl bir şeydi?
 -...
 -yalnızca bir rüya ama...
 -cenk... hayatta kal ne olur!..
 -...
 -...
 -bir şeyler içmek ister misin?
 -kahven varsa iyi gelirdi aslında.


mutfağa ayline kahve yapmaya gittim. bu, biraz da düşünmem için fırsattı. niye bu saatte bana gelmiş olabilirdi? o donuk hali neyin nesiydi? rüyasında ne görmüştü benimle ilgili? bunlar aklımı kurcalarken, su kaynamıştı. bardaklara döktüm suyu. kahveyi de ekledikten sonra, elimdeki bardaklarla içeri geçtim.


odaya girdiğimde aylin yoktu. banyoya baktım, ışığı yanmıyordu. hemen kapıya yöneldim. ama kapı da kapalıydı. açtım, dışarı asansörün olduğu tarafa baktım, ama orada da yoktu. bu imkansız bir şeydi. ne yani, hayal görmüş olamazdım ya...


kahvelerden birini döktüm, diğerinden birkaç yudum aldıktan sonra bıraktım. canım sıkılmıştı. sahile çıkmak iyi gelirdi. bilgisayarı kapattım. merdivenlerden indim aşağıya. sahilin yolunu tuttum. yürürken insanlar bir garip göründüler. insanlar her daim gariptiler bana göre, ama bu sefer değişikti, bir garip bakıyorlardı gözlerime.

sonunda gelmiştim işte. iskelenin en uç tarafına oturdum. kimseler yoktu oturduğum tarafta. deniz sakin duruyordu. dolunayın aksini seçebiliyordum. her zamanki gibi, eğildim birkaç taş aldım elime yerden. teker teker denize fırlattım onları.

arkamda birinin durduğunu hissettim. yavaşça döndüm. aylin arkamdaydı. ayağa kalktım. sarıldı. sarıldım. yüzüne baktım. gözleri gözlerimdi sanki. bu şekilde ne kadar zaman geçirdiğimizi hatırlamıyorum. garip sesler duymaya başladım, birden iskele sallanmaya başladı. ayağım kaydı.

soğuktu. ama zaman geçtikçe sıcaklaşıyordu sanki su. bu sıcaklık tüm bedenime yayıldı. kollarım ve bacaklarım hareketsizdi. vücudumu hareket ettiremiyordum.


gözlerimi açtım. bir çocuk silueti gördüm. küçük,mavi gözlü bir kız... elini uzatıyordu. tuttum...
                                           

                                      

 ..................................................................................................................





uyandım. let down çalıyordu. rüyamda aylini görmüştüm. bir sigara yaktım....


sercancandemir@mersin
2004
12 Eylül 2010 Pazar
Diablo II

Mühim adam Deckard Cain
105 yaşında.. Gri Gandalf misali giyinir.. Elinde sopası.. Kayıp diyarlara dair bir sürü şeyi biliyor.. Onu bulmak için Bloodmoor'dan çıkıp Cold Plains'e git. Buradan da Stony Feild'a. Underground Passage'ı buluncaya kadar devam.. Burası Dark Wood'a ağacın bulunduğu yere gitmemizi sağlayan bir geçit. Stony Feild'da CAIRN taşlarını bulman gerekiyor. Scroll'u tercüme ettirdiğinde de bu taşlara hangi sırayla basman gerektiği yazıyor. Underground Passsage'dan çıktıktan sonra kendini DarkWood'da bulacaksın. Dark Wood civarlarında Tree of Infuse ağacını bul ve içinden Scroll'u al.

A
rtık kampa dönebilirisin.. Akara'ya Scroll'u tercüme ettirip Stony Field'deki CAIRN taşlarına git ve doğru sırayla taşlara basıp Portal'ı aç.. İçeri gir.. Tristram'dasın. Yıkık bir kalenin içinde hapis olmuş yaşlı bir adam göreceksin. İşte bu Cain, Deckard Cain. Onu kurtarmalısın. Cain kurtulunca kaçmaya başlayacak ve sen kendini kızgın bir savaşın tam ortasında bulacaksın.. Cain nerede? Sanırım öncelikle düşmanların işini görmelisin..

Kampa döndüğünde Deckard Cain seni orada bekliyor olacak.. Onunla konuş ve maceran boyunca bilgeliğinden faydalan.. Anlaşılmaz şeyleri anlamanı sağlayan bir adam.. Bir bilge.. Tüm görevlerin ortasında 'Hello, my friend. Stay awhile and listen...' diyen adam.. Cain.. Ona ulaşmalısın. Sonrası kolay.

Hit şarkısı için: http://deckardcainrap.ytmnd.com/
Myspace sayfası için: http://www.myspace.com/deckard_cain

  • Windows® 2000*, ME, XP, 95, 98 or NT 4.0 Service Pack 5
  • Pentium® 233 or equivalent
  • 64 MB RAM
  • 800MB available hard drive space
  • 4X CD-ROM drive
  • DirectX™ compatible video card

    Cihan Mutlu

    Cihan Mutlu
    İstanbul'da yaşıyor. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi okudu.

    Sercan Candemir

    Sercan Candemir
    Antalya'da yaşıyor. Elektrik-Elektronik Mühendisliği okudu. Kaybeden Tribi kurucu-solisti&şarkısözü yazarı

    İlyas Cingöz

    İlyas Cingöz
    Eskişehir'de yaşıyor. Anadolu Üniversitesi Sinema-Televizyon okuyor.

    beni beğeniyor musun?

    Kaybeden Tribi fan page