ya benim dediğim şununla alakalıydı

hikaye (7) kaybeden (6) yalnızlık (3) şarkı (3) Infector of Souls (2) Terror's End (2) dans (2) dükkan (2) esnaf (2) kadın (2) konser (2) madde bağımlılığı (2) mahalle maçı (2) mesela (2) mesene (2) odun (2) oyun (2) performans (2) sokak (2) video (2) yalnızlar (2) yollar (2) 1954 (1) Akara (1) CAIRN (1) Diablo (1) Federal Almanya (1) Grand Vizier of Chaos (1) Hellforge Hammer (1) Lord De Seis (1) Mephisto (1) Soulstone (1) ah muhsin ünlü (1) akustik (1) akşamlar (1) alexi murdoch (1) anahtar (1) askerlik (1) aydınlık (1) aylin (1) ayna (1) balkon (1) bayram (1) bek (1) ben (1) cenk (1) chungking express (1) coldplay (1) davul (1) denizkızları (1) despot köşeler (1) discman (1) doktor (1) durak (1) e (1) earl's court (1) emin olmak (1) erkek (1) eski şehir (1) farinelli (1) faye wong (1) fikr-i sabit (1) futbol (1) gece geçtiğimiz şehir (1) gitar (1) göklere (1) havlar (1) hayat (1) hayatta nasıl başarılı olunur (1) hayır (1) hırs (1) ikircikli ovaller (1) ilker kılıçer (1) ilyas başsoy (1) insan (1) isim-şehir (1) istanbul (1) iyilik güzellik (1) işler (1) k. (1) kaybeden tribi (1) kaybedenler kulübü (1) kelimeler (1) kendini kaybetmek (1) kesmeşeker (1) kişiliğin gücü (1) kulaklıklar (1) kupa (1) köpekler (1) kış (1) kış çocukları (1) let down (1) liderliğin sırları (1) lizarazu (1) marka (1) mağlup (1) müzik (1) nihilizm (1) orange sky (1) pantomim (1) pink floyd (1) pulse (1) renk (1) rio (1) rüyalar (1) sahil (1) shiver (1) sinek (1) sokak çocuğu (1) sol bek (1) su (1) söyleşi (1) söz (1) sığamıyorum (1) talcid (1) telefon (1) uçarım (1) vicdani ret (1) vinyl (1) yalnızlık notları (1) yellow (1) yerlere (1) yıldızlar (1) zaman (1) çin (1) İsviçre (1) ışık (1) şehirlerden bir şehir (1) 王菲-光之翼 (1)

İzleyiciler

Blogger tarafından desteklenmektedir.

şu kadar bu kadar

7 Ocak 2011 Cuma


ne kadar çok şey biliyoruz..? 
umurumda olmayan, hiç bir zaman da olmayacak şeyler üzerine konuşuyorum, düşünüyor ve yorum yapıyorum.. 
biliyorum. 
markasını, kokusunu.. tarif edebiliyorum. 
dünyaya dair bilgim renkli tabelalardan ibaret.. ve okuduğum kitaplar, konuştuğum insanlar kadar.. keşif hiç bu kadar rezil bir halde olmamıştır. renonun son model binek otomobilinin binekliği neden beni ilgilendiriyor.. nasıl yaşıyorlardı? o kadar az şeyle.. pazarlamacı gibiyim.. evet onun şu modeli muhteşem.. bir diğeri.. yaramaz.. olmaz..
raflardaki katalogları boşaltma şansımız nedir? ben bir sürü kitabı da foseptiğe armağan etmek istiyorum..
sonra..
yıllar sonra yerleşeceğimiz küçük evler varmış.. mesela.. şehirlerden ve konfordan uzaklarda.. kendi düzenlerimizi kuracağız.. sıcak küçük bir evimiz olsun.. minik bir yaşam.. ölmeden önce odunla ısınmak istiyorum.. vay.. büyüleyici değil mi? vaktimiz gelmedi mi? hazır mısın ısınmaya? küçük bir kayık?.. sümüklü bir bıyık? 
ne diyorsun??
ne diyorsun?
sonra..?



2 Ocak 2011 Pazar


Kurşunlara hedef olan Hrant Dink adına hazırlamış olduğun oyunları oynamak için İzmir'den kalkıp İstanbul'a geldiğin gün tanıdım seni. Galatasaray Lisesi önünde oyununu tamamlayamamıştın. Polis gelmiş ve orada yapmak istediklerin engellenmişti. O gün orada yapmak istediklerin neydi? 

Hrant'ın öldürülüşüne dair toplumsal hakim görüş Samast ve Hayal kurulu katiliyet üzerinden aklamalı bir boşaltma biçimindeydi. Birkaç kişiye yüklenen kirlilik tüm bir iktidarı temize çekiyordu. Beni rahatsız eden de buydu. Orada Hrant'ın asıl katilinin devlet olduğunu dile getirmek istedim. Dünyanın bütün devletlerinin katil olduğu gibi…
 

Ülkemizde sürekli tekrarlanan bir olay bu. Sanatçının, gazetecinin üzerine düşen de belki bunu dile getirmek. Dile getirildiğinde de olanlar belli; engelleme. Bu engeli aşma yolunda neler yapıyorsun?  Neler yapılmalı?

Öncelikle bu şemagojik kimlikleri bir kenara bırakalım.Gazeteci, sanatçı, şucu, bucu... Öyle bir toplumsal yükü varsa ki bu bizim sorunumuz değil. Onların engellenmeleri varsa kimlikleriyle varolsunlar öyleyse. Dile getirmek de paradoksal bir kavram. Ruhi ve kalbi bir duyarlılıkla rahatsızlığını sokağa taşıyıp diğer insanlarda fotoğrafik de olsa bir farkındalık yaratmak söz konusu olduğunda bunun kendisi "olma"ya bir engeldir, Kurguyu hayatın kendisi belirliyor, yöntem yok—ki varsa kendiliğindenlik-. İşte orada çatışma yaratıyorum ve bu çatışma seyirciyle büyür ve gelişir. Yaptığım şey de kendiliğindenlik. Dışarı çıkarken sıkıntımı yoğuruyorum. Dışa dönük eylemsellikler örerim, mesela Batman Kültür Merkezi'nde çalışan Çiçek Tekdemir isminde biri eylemde def çaldığı için halkı coşturmak ve örgüt propagandacılığına kadar 56 yıl hapis istemiyle yargılandı. Sokak orkestrasından arkadaşları aradım. "defini dümbeleğini alan sokağa çıksın." dedim ve ritm yürüyüşü yaptık, kafelere daldım, insanların eline def verdim ve durumu anlattım. "çalın ama sakın ola ki halkı coşturmayın yoksam 56 yıl geçiriyorlar." gibi monolog başlangıçları yaptım. Tiyatro kendiliğinden başladı, skeçler arttı. "-peki neden 56 yıl vermişler? - e çok güzel çalmış da ondan." Bu sadece bir değintiydi. Vicdanımı alaşağı eden bir durumda mutlaka sokağa çıkıyorum.

Belli bir düşünce etrafında şekillenmiyor yani yaptıkların. Olayları gördüğünde sana hissettirdikleri, senin vicdanına yaptığı etkiyle mi sokağa çıkma ihtiyacı duyuyorsun? Sana göre yanlışlara ve haksızlıklara karşı savaşan bir insan mısın?
Sevgili dostum Ömer Sezer'in bir sözü vardır. "ey iman edenler isyan ediniz! " der. Savaşmıyorum, tepki gösteriyorum. Yıkmakla, yeni oluşla dönüşüyorum.

Yıkım, yeni oluşum ve dönüşüm. Dönüşmek?  Dönüşmek istenilen nedir? Dönüşülen nedir?

Rahatsız etmeyi seviyorum, ortalığı karıştırmayı... arbedeyi... Geçen Mayıs ayında Arkadaş Zekai Özger ödül törenini bastım Buca Protestan Baptist  Kilisesi'nde. Bağırarak şiir okudum ve burada bir şiir mahkemesi kurulduğunun çığlığını atarak dışarı çıktım. 16 yıldır alkışlarla verildi bu ödül ve şimdi duyduğuma göre epey bir rahatsız olmuşlar. Ödülü kaldırmazlar belki ama benim girişimi yasaklamışlar. Seneye de güvenlik sistemi koyacaklarmış ... (gülüyor)

Neden böyle bir şey yaptın? Edebiyatta ödül törenleri yeni yazar/şairler için önemli bir motivasyon kaynağı değil mi? Neden diğerleri değil Arkadaş Zekai Özger?

Ödül, bir yasadır, şiiri hizaya sokmadır, sanatta esas duruşçuluktur. İktidarla bürokratik ilişkiye giriyorsunuz. "yasalardan yasaklardan dan dan dan ...! uyuz bir kedi gibi kaşınıyor edebiyat"  diyor Arkadaş Zekai Özger. Şiiri bir kere ödüle karşı, elbette saldırı…

Artık bir şeyler yapma eylemi hep karşılıkla yapılır olduğundan sorgulanması gereken bunu yapan insanlar değil midir? Üretme ile karşılık almayı birbirine karıştıranlar değil midir yanlışı yapan?

Karşılık aşağılıktır, çirkinliktir.


Oysa karşılık beklemeden ve  anlaşılamadan yaşamaya çalışan insanlar için ödül törenleri kendilerini göstermek için bir araç değil midir?

Sevgili kardeşim, sanatta alışveriş, ekonomik ilişkiler, karşılıklar, eser promosyonu, kültürel değiş-tokuşlar, sponsorluk utanç vericidir ve ne yazık ki sanat artık bir sistem olmuştur. Bertaraf  edilmelidir. Sonu gelmiştir. Ne mi yapmalıyız;  önce "Sanatı sanatçılardan kurtarmalıyız." bu da hiçbir kurumsal ilişkiye sayfa faaliyetine girmeden tamamen özgün yanlarımızla samimi paylaşımlarla yaratılarımızı içkinleştirebilmeliyiz.


Bu konuda katılıyorum sana  fakat söylemek istediğim yaptıklarından dolayı bir kişiyi ödüllendirmek değil. Örneğin; pantomim yapıyorsun sen ve seyirciye ihtiyaç duyuyorsun. Onlar tarafından alkışlanmak mı istediğin, elbette hayır. Peki bir farkındalık yaratmak?

Aksine topluluklardan uzak dururum. Kitle ruhu katıksız toplumsallaştırır insanı. O yüzden konsere, tiyatroya, baleye, sinemaya gitmiyorum.  Salon ideolojisinin taş duvarlarında cebelleşen yaratılar, görsel tahakkümün anıtlarında saygı  duyulası, boyun eğilesidir. Benim derdim sokaktaki insandır. Yaşayanı da, geçeni de, hayal kuranı da, hüzünlüsü de, cinnet geçireni de bir bir önümden geçer. Onlar ortak bir şarkıda buluşur ve aslında Oğuz Atay'ın değindiği gibi "hayat denen güneşin altında oynanan bu oyun" un bir parçası olduğunu fark ederler, diyalog kurmak isterler. Kalbi, ruhi sufi...Şu örneği vermek istiyorum; vicdan-i retçi İnan Süver kardeşimizin serbest bırakılması için yaptığımız eylemselliklerde bir baba ve 5-6 yaşında bir çocuğu vardı. Sokakta söylediğimiz şarkılara çocuk katılıyor ve alkışlarla ritm tutuyordu, babası da alkış tutan ellerini engellemeye çalışıyor ve yüz ifadeleriyle tepki gösteriyordu. Sonra O’nun vicdanını yakaladık ve orada militarizmi anlattık. Konuşmamızdan sonraki şarkımıza bu sefer babası da kalbiyle, bakışlarıyla, vicdanıyla eşlik etti. Sonuna kadar bekledi ve bizimle iletişim kurdu. Kafasındaki bir çok bineali (sorun) çözüldü, önyargıları kırıldı. Dönüşüm budur. Sokaktaki bir kişiyi bile düşüncelerinden ötürü sıkıntıya sokuyorsak bu bize aşktır. 

Can Yücel bir şiirinde şöyle diyor; “ Uyuyacağım, herkesi uyandırmak için değil / Uyandırmak için,/ Ben hep böyle yaşadım/ Herkesi uyandırmak için / Vakti saati değildi belki/ Belki de ben beceremedim.”  Ben seni hep o rahatsız eden Can Yücelvari gördüm. Can Yücel'in beceremediği, ama yılmadığı şeyi devam ettiren. Sokakta o kitle ile buluşmak, onun vicdanını yakalamak yeterli mi? O kişi topluma katıldığında olanlar yine malum şeyler değil mi?

Şimdi evvela sokak alenen harbiyatıyla her türlü her görüşlü insanı barındırır. Anti-militarist bir dışavurum yaptığında Kemalist rejimcilerle, üniformalıların tepkisini çekiyorsun. Rahatsız oluyorlar. Bazen bunun şiddete dönüştüğü de oluyor. Benim teatral çıkışlarım ansızın olduğu için yaşanılan arbede çıkmaza girdiğinde araya girip bunun bir oyun olduğunu söylüyorum. Mesela bir keresinde bir kadına saati sordum, ardından başka şeyler sordum. Sonra onu tiyatro yapmaya davet ettim. Sokağın başında çantasını kapıp kaçacaktım. O  en atılmamış çığlığını attı ve bir anda bütün sokak peşimdeydi. Oradan geçenler, esnaf, kafelerde çay içenler,  polisler cümbür cemaat hırsızı yakalamak ve böylece kahramanlaşmak peşindeydi. Koşarken ara sıra arkamdaki manzaraya bakıyor ve çok keyif alıyordum.
Çünkü herkes benim için koşuyordu (gülüyor). Koşmaması gerekenler ya da hayatında ilk kez bu kadar koşmuşlar bir köşede sıkıştırdılar beni ama çok keyif aldım. Tekmeler ardı ardına patladı  ‘–Vurun şerefsize. Bunlar yüzünden memleket hırsızdan geçilmiyor. ‘- , ‘sadece eşyalarımızı değil ırzımızı namusumuzu da çalıyorlar.’ sözleriyle birlikte.  Polisler gelip ellerimi  bağladılar ve yere yatırdılar.  Ben de o kadının  gelip bunun bir skeç olduğunu söylemesini bekliyorum. Neyse ki nefes nefese geldi ve söyledi. Ben de seyirciye dönüp “Buraya kadar zahmet ettiniz. Oyunun bir parçası olduğunuz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.”  dedim . (gülüyor)

Dahil olmak. dahil etmek… Peki neden pantomim. Anlaşılması zor bir sanat. Eğitimli bir pantomimci ya da tiyatrocu da değilsin. Nasıl oldu bu? Pantomime başlama hikayenden bahseder misin biraz?

Aynanın karşısında başladı, durup dururken. Bir öncesi ya da bir hikayesi yok. Sevdim bu sanatı. Sessizlik içinde çığlıklar atabiliyorsunuz.  Yüzyıllardır hep konuştuk ama artık anlatım yerini bedene yüz, mimik hareketlerine ve bakışlara bırakıyordu. Pantomimin geçmişi de çok eski. Mağara dönemine rastlıyor. İnsanlar nasıl avladıklarını jestleriyle anlatıyorlardı. Şu an aktığım bir alan. Sanırım biraz uzun sürdü. Boyam bitince bırakacağım, az kaldı. (gülüyor)

Peki sonrası? Sokağa çıkıp iki slogan atıp, yürüyüş yapmak ve evine dönmek mi?
Elbette hayır. Beni sosyalistlerle karıştırmıyorsun değil mi? Eylemlerim hayatın kendisiyle. Materyalizm denen üniformayı birkaç yıl önce beynimden, kalbimden, ruhumdan söküp attım. Artık özgür aşkı yaşayabiliyorum. Bir ağaca bile en özgün yanımla bakabiliyorum. Ayrıca sokağı fetiştleştirmemek lazım. Her şeyden önce bir yaşam alanıdır. Tiyatro ya da başka bir şey yapmak için kullanılan bir mekan değildir.

Hımm. Peki yaptığın teatral çıkışlarda etkilendiğin birileri var mı?

Evet. 1947 yılında New York’ta kurulan ‘The Living Theatre’ (yaşayan tiyatro).Onları önemsiyorum. Her türlü yerleşik değer yargılarını, gelenekselmiş sanat anlayışını yerle bir eden, gecekondu mahallelerinde, fabrikalarda, savaşların ortasında oyunlar oynayan, gittikleri her ülkeden kovulan anarşist bir tiyatro oluşumu. Tiyatroyu bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp sarsan, altüst eden, kışkırtıcı bir sanat halinde dönüştürmeye çalıştılar. 

Kendini bir sanatçı olarak kabul etmediğini söyledin. Peki ne olarak tanımlıyorsun kendini? İlker Kılıçer pantomim yapan bir kişi haricinde nedir?

İmkansız aşklar cephesinde gönüllü bir askerim.

Eyvallah Sufi’m.

Eyvalah. Benimle irtibata geçmek isteyenler için e-mail adresim; degilodadegil@mynet.com 
İsyanın ve direnişin olduğu her yere çağırabilirsiniz… aşkla...




gereksiz not: kırmızı4 adlı fanzinde yayınlandı.
24 Kasım 2010 Çarşamba
 
özgür olduğumuza dair büyük bir inanç ve bilgi ile yaşıyor olmamıza rağmen hala rahatlıkla konuşamadığımız birçok konu mevcut ülke(miz) şartlarında. çoğu kez  bilgi eksikliğinden kaynaklı hiç açılamayan bu konular, kimi zaman da korku unsuru olarak düşünüldüğü için açıl(a)mıyor. sonuç olarak tartışılması gereken konular samimi arkadaş ortamında bile konuşulmuyor  ve ya konuşulmaya başlanınca sonlandırıcı cümleler ile bitiriliyor . vicdani ret misal. gerçi şu vakitler konuşulabilen, bazı savaş karşıtları aracılığıyla tartışılmaya müsait hale getirilen bir konu, ama hala yeteri kadar tartışma/konuşma ortamı bulmamış olduğu da bir gerçek.
peki nedir vicdani ret?  basitçe; kişinin düşünceleri, dini ve ahlaki değeri doğrultusunda zorunlu askerlik yapmayı kabul etmemesi. kişiye zorla dayatılan bir buyruğa, rütbe gücüne ve en önemlisi bir insana silah doğrultma ve gerektiğinde tetiğe basma hakkına karşı bir duruştur. kurşun sıktığı kimdir? yaralanan? ölen?
basit bir şey vicdani ret. ölüm yerine yaşamı seçmek. bu kadar basit. ama bu basitlik hala toplumumuzda kabul görmüyor, hala öldürmeye karşı duruş bir suç sayılıyor, hala bunu seçen insanlar işkenceler görüyor, hapisler yatıyor, sözlü tacizlere maruz kalıyor. kişiler korkunun boyundurluğuna sokuluyor, hakkı olanı istemek bir yana, söylemeye bile çekinir hale getiriliyor. toplumumuzda hala geçerli bir 'SS'(iki es) kuralı vardır misal. askerlik ya seve seve, ya si*e si*e gidilen bir yerdir. gidilmeme seçeneği düşüncesi bile yoktur. ama gariptir ki; sorulduğunda 'vatan için yaparım. değil onbeş-onsekiz ay senelerce yaparım diyen,' vatan sevgisi ile içi dolu olan  kişiye peki ya zorunlu olmasaydı dediğinde 'ne gideceğim, çekilir mi o kadar, gidip komutandan dayak yenir mi?' -veyahut gitmemeyi belli eden başka sözler- sözlerini kullanabiliyor vatandaşımız.
velhasılı kelam böyle bir hak olduğunun bilincinde olarak bir kaç insan http://askerleranlatiyor.blogspot.com/ gibi bir site açmışlar. askerliğe dair komik unsurlar barındıran, ya da komikleştirilen hikayelerin yanında bir de zorlukların anlatılması gerektiği düşüncesiyle askerliğini yapmış insanlardan anılarını paylaşmalarını istemişler. nadir zamanlarda nadir insanlardan duyduğumuz askerlik anıları içeren, birçok düşünceyi içinde barındıran bir yer. evet halkı askerlikten soğutacak anılar bunlar. ama askerliğin insanı yaşamdan soğutmasından iyidir. bir yanlışı gözardı edip devam ettirmek yerine göze sokmaktır. iyidir iyi...
bir de BirGün'de şöyle bir röportaj mevcut site editörleri ile; http://birgun.net/politics_index.php?news_code=1290591802&year=2010&month=11&day=24


altmışaltı yapımı belçikalı yönetmen Raoul Servais'den  bir kısa film.
19 Kasım 2010 Cuma
             Kaybeden Hikayeleri
                     "İsim-Şehir"in Hikayesi



İsim “olmak” tır. Şehir “geçmek”. Ya da genelde geçerken fark ederim, camın dışarısının “başka” bir şehir olduğunu. İsme fazla takılmam, genel – geçer şeyler makbuldür. Arayışa çok da lüzum yoktur.

Şehir harekettir. Soğuktur – sıcaktır ve yabancıdır. Tıpkı yanımda oturan adam gibi. adını bilmezsin, yanıbaşında saatlerce oturan birisi vardır, hikayesini merak etmezsin. Kimdir? O da senin gibi gezmeye mi çıkmıştır? Dolu olan kafasını mı boşaltacaktır çok da iyi bilmediği bir şehirde? Yoksa sadece işinde gücünde bir adam mı? Bıyıklarından tüccar olduğunu tahmin ediyorum. Erkek yanına kadın verseler, daha kolay geçmez miydi yollarda zaman? Bıyıklı tüccar amca yerine.. ya da onu da geçtim, bir test uygulasalar. Çok değil birkaç soruluk. Ona göre yerleştirseler insanları yolculukta yan yana. Sermayedar düşmanı bir adamın yanına tüccar tipli bir adamı vermeseler en azından…

Bu yaşta neden yalnız başına yolculuk yapıyorsun peki sen, önümdeki bayan? Nereye gidiyorsun ki, 50 yaşında ne işin var bizim aramızda? Sen de mi benim gibi bunaldın da kaçıyorsun? Ama geç kalmışsın be teyzem. Kocan, çocuğun yok mu? Evlenmedin mi yoksa? Bir erkek de bir kadın da farkındadır belli yaştan sonra, bekarlığın aristokrasiyle bir bağının olmadığının. Gençlikte burjuva yaşamak tatlı gelebilir ama inan bana bunun sonu üçüncü dünya ülkesi insanı olmaktır. Yine de seçim senin, tabi..

Seni fark etmediğimi sanma teyzenin yanındaki. Çirkin değilsin. Ama umrumda değilsin. Kafam zaten dolu, boşaltmaya çıktım ben bu yola. Gelip geçicisin. Çaprazımdasın. Yakınımdasın. Ama çok uzağımdasın. Hepiniz. Yakınımdasınız. Ama çok uzağımdasınız. İsim – Şehir oynayalım mı dördümüz? Biliyor musunuz çok sıkıcısınız…


Not: Kaybeden Hikayeleri burada sonlanır..
12 Kasım 2010 Cuma
     Kaybeden Hikayeleri
                Basitin Hikayesi

Not: "Basitin Hikayesi", bir zamanlar rahat yaşayan bir adamın hikayesidir. Şimdiki basit adamdan biraz daha rahattır o.


04:00 – 06:28

Uykudayım.


06:28 – 07:30

Mesanem çok geniş değil galiba. Bira içtiğimde de böyle. 2 adet bira içerim. 5 defa tuvalete giderim. Uykuda da böyle. Hepsi hepsi 7 saat uyurum. Bu uyku arasında 1-2 kez banyoya gider gelirim. Her neyse. Odamla karşılıklı bulunan banyoya gidip, tekrar yatağıma döndüm.


07:30 – 09:35

Uyurum. İki saat iki saattir. Sekiz-dokuz saatin hesabını yapmam, ama iki saatin hesabını yaparım. Basit işlerin adamı ol.


09:35 – 09:39

Yatağın içinde dönerim. Yanıbaşımda duran telefonun saatine bakarım.


09:39 – 09:40

Kalkmam gerektiğini düşünürüm. Bugünden de bir değişim beklerim. Daha çok kitap okumalı, daha çok film izlemeliyim deyip, günün kabaca bir planını yaparım. Henüz uyanmamış zihnimde.


09:40 – 10:02

Oturma odasına geçerim. Gazete de gelmiştir. Alırım ve okuyarak odama dönerim. Tekrar uzanırım. Gazete okurum. Eskiden köşe yazarlarını okurdum. Onların çoğundan daha ... olduğumu anladığımdan beri köşe yazarı okumuyorum. Haber okurum. Futbol okurum. Magazin bile okurum.




10:02 – 10:34

Mutfak. Portakal(her nevi narenciye) sıkma makinası. Fiş. Priz. Portakal. Portakal =3. Çekmece. Bıçak. Portakal / Bıçak = 6. Tepsi. Bardak. Portakal / Portakal sıkma makinası = Portakal suyu. Bardak. Buzdolabı. Peynir. Bıçak. Tabak. Tepsi. Buzdolabı. Zeytin. Tepsi. Buzdolabı. Kaymak. Tepsi. Tezgah. Bal. Tepsi. Tekrar çekmece. Çatal. Tepsi.

Kahvaltı.


10:34 – 11:03

Kitap oku. Kitap oku. Kitap oku. Oku denmişse, okurum.


11:03 – 12:40

Müziği winamp ile dinlerim. Daha geçenlerde keşfettim ekolayzır olayını. Geç oldu ama olsun. Müzik dinlerken iddaa çalışırım. Bir kere,  müzik açıkken iddaa oynayıp tutturmuştum. Ondan beri müzik çalmadan, iddaa çalışmam. Çalışmam.

Yanlış anlaşılmasın. Yalnızca bir defa tutturmadım iddaayı. Üç defa tutturdum toplamda. Toplamda deyince aklıma geldi. Bir gün bir dükkana girmiştim. Adamın biri, dükkan sahibine, “Total olarak ne kadar borcum var?” demişti. Bir de - yine aynı dükkanda mı onu unuttum; kadının biri (sanırım kadındı) “ATM var mı buralarda?” demişti. (ATM’yi İngilizce “spell” yaparak söylemişti.. (Ey Ti Em var mı buralarda gibi..) bunlar futbolun içinde olan şeyler. Neyse üç defa tutturdum işte.

Kafamda dinozorlar tepinirler bu saatte.


12:40 – 13:00

Yaklaşık olarak bu zaman diliminde –sevdiğim bir kadın vardır, uyanır. Beni arar. Sabahları yeni uyanmış sesini duymaya deli olduğumu bilir. Arar.  Biraz konuşuruz. Sonra o kahvaltıya oturacaktır. “Hoşça kal” der. “Sen de öyle kal” derim.


13:00 – 13:40

Oku denilmişti demiştim ya hani.


13:40 – 14:30

Yemek. Gaste. İkisi bir arada.


14:30 – 15:50

Çok film seyrederim.


15:50 – 16:20

Oku denilmişti  dediğimi hatırlarım.


16:20 – 16:35

Mutfaktan, dolaptan gözüme ne kestirsem yerim.


16:35 – 21:04

Dışarıdayımdır. Bir dostum vardır. PES oynarız, çay içeriz, maç günüyse maç izleyip bira içeriz.


21:04 – 22:24

Eve dönmüşümdür. TV bugün nen var kuzum?


22:24 – 00:04

Kapan film kapan.


00:04 – 00:52

Oku denilmişti dediğimi hatırladığımı hatırlarım.


00:52 – 01:44

Winamp açılır. Kalem ve defter çıkarılır. Yazılır, ne birikmişse…


01:44 – 04:00

Uykudayım.


Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "Gastenin Hikayesi".
7 Kasım 2010 Pazar
                Kaybeden Hikayeleri
                      E.'nin Hikayesi


Her zaman çok fazla aydınlık derdim. Sen gittikten sonra değiştirdim ampulü. Sinirlerimi bozuyordu, “kafam sıcak oluyordu” diyordum. O kadar fazla aydınlık gerekmez. Ne yapacağız o kadar aydınlığı? Daha ne kaldı ki görmemiz gereken, fark etmediğimiz yahut? Sen beni gördün, ben seni. Hepsi bu. Pişman olmayacaksın ama, git. Dönersen, mutsuz olacaksın. Git, basit bir şeylerle uğraş. Ne bileyim ben. Bir süredir ara verdiğim karikatür dergilerine başlarım belki ben de. Hatta haftalık olanları değil sadece, aylık olanları da alırım. Belki daha fazla maç izlerim, hatta daha fazla kocaman kafalı yorumcu dinlerim. Babam, fazla ekmek yemekten kafaları kocaman oluyor bu eşeklerin derdi. Belki de öyledir. Olsun, zararı yok. olabildiğince basit olmalıyız. Belki yeni hobiler edinirim. Ne bileyim ben, bilmediğim spor dallarını öğrenmeye çalışırım, daha farklı kitaplar okurum. “Hayatta Nasıl Başarılı Olunur”, yahut “Liderliğin Sırları”, o da kesmezse, “Kişiliğin Gücü” gibi kitaplar okurum. Belki seni unuturum. Belki başka birini bulurum. Belki beni unutursun. Belki başka birini bulursun. Daha çok konuşan, daha çok tartışan, daha çok konuda fikri olan, arkadaşlarınla daha iyi anlaşan, daha çok dost sahibi, daha çok para sahibi, daha çok hali vakti yerinde… Öyle ya. Ben zamansız bir adamım. Üstelik fikr-i sabitim. Ben değişemem. Bak, değişemedim. Aynı senle, aynı benle olmadı. Değişiriz sandık halbuki. Ben sandım, sen sandın. Sonunda usandım.

Ne çıkarman gerekir, bilmiyorum. Ya da çıkarma bir şey, kalsın. Bütün halinde. Ama ampulünü değiştir sen de. Daha az güçlü bir ampul al. Hem para israfı olmasın boşuna. Madde bağımlılığı demiştim. Hem de fazla aydınlatmasın etrafı. Fazla aydınlatmasın seni. Fazla göstermesin sana. İçini.



Sahibinin sesi: Sırada "Basitin Hikayesi" var.
sercancandemir
2 Kasım 2010 Salı
             Kaybeden Hikayeleri
                             K.'nın Hikayesi

Kapımı çalan kim? Ben kimin hikayesinde bir kurguyum? Ben kurgu muyum? Kapısını çaldığım da kim? Sen kimsin, sadece bir hikaye miyim, anılarında andığın? Beni anıyor musun? Beni nasıl hatırlıyorsun? “Eski”lerinden bahsederken, beni nereye koyuyorsun? Arada bir yerde miyim? Yoksa benim için ayrı bir satırbaşı açıyor musun, birilerine bir yerde anarken? Beni anıyor musun?

Hangisi olduğumu biliyor mu anlattığın arkadaşların? Ha-ha! Ya sen? Sarışın kızları sevmezdin. Hala sevmiyor musun? Sahi, hiç anlatmadın, neden sevmezdin? Aradığın neydi, “biz”de bulamadığın? Ha ha! Bak dalga geçebiliyorum artık kendimle. Beni eleştirirdin sürekli. Son kavgamızda, “madde bağımlılığı” demiştin. Çekip gitmiştin ardından. Zarar veriyor demiştin “madde bağımlılığı” gençlerimize, insanlarımıza, kadınlarımıza. Biliyor musun, bıkmıştım o zamanlar senin imalarından. Madde bağımlılıymış! İnsanların bir şeylere düşkün olabileceğine, birtakım meşguliyetlerinin, alış-verişlerinin, önemli eşyalarının, kullandıkları eşyalarının, kullandıkları arkadaşlıklarının olabileceğine neden ihtimal vermedin?

Beni hiç önemsemediğini düşünüyorum. Beni önemseseydin, arkadaşlarıma kıymet verirdin. Sana hepsi komik geldi, geri zekalı dedin hepsine, zaten beni hep yalnız bıraktın, toplanmalarımıza teşrif etmedin. Neden? Biraz alttan alamaz mıydın? Gülemez miydin, salakça gelse de muhabbetlerimiz? Gururdan mı bu, beğenmemezlik? Merak ediyorum, tüm “eski”lerine bana davrandığın gibi mi davrandın? Neden eğlenemedin, neden kaptıramadın kendini?

Artık kapısını çalma kimsenin. Çünkü kapının ardındaki yeni biri gibi gelse de, hayır değil! Sadece farklı yüzler çıkacak karşına. Yazdığım sözler yalan oldu demişsin, cebindeki. Kapıları çalma artık. Zaten anahtarların var. Cebinde. Sözlerin ve anahtarlarınla beraber yaşamaya devam et..



Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "E.'nin Hikayesi" oldu bile.. 
sercancandemir

Cihan Mutlu

Cihan Mutlu
İstanbul'da yaşıyor. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi okudu.

Sercan Candemir

Sercan Candemir
Antalya'da yaşıyor. Elektrik-Elektronik Mühendisliği okudu. Kaybeden Tribi kurucu-solisti&şarkısözü yazarı

İlyas Cingöz

İlyas Cingöz
Eskişehir'de yaşıyor. Anadolu Üniversitesi Sinema-Televizyon okuyor.

beni beğeniyor musun?

Kaybeden Tribi fan page