böyle şeyler de var
ya benim dediğim şununla alakalıydı
hikaye
(7)
kaybeden
(6)
yalnızlık
(3)
şarkı
(3)
Infector of Souls
(2)
Terror's End
(2)
dans
(2)
dükkan
(2)
esnaf
(2)
kadın
(2)
konser
(2)
madde bağımlılığı
(2)
mahalle maçı
(2)
mesela
(2)
mesene
(2)
odun
(2)
oyun
(2)
performans
(2)
sokak
(2)
video
(2)
yalnızlar
(2)
yollar
(2)
1954
(1)
Akara
(1)
CAIRN
(1)
Diablo
(1)
Federal Almanya
(1)
Grand Vizier of Chaos
(1)
Hellforge Hammer
(1)
Lord De Seis
(1)
Mephisto
(1)
Soulstone
(1)
ah muhsin ünlü
(1)
akustik
(1)
akşamlar
(1)
alexi murdoch
(1)
anahtar
(1)
askerlik
(1)
aydınlık
(1)
aylin
(1)
ayna
(1)
balkon
(1)
bayram
(1)
bek
(1)
ben
(1)
cenk
(1)
chungking express
(1)
coldplay
(1)
davul
(1)
denizkızları
(1)
despot köşeler
(1)
discman
(1)
doktor
(1)
durak
(1)
e
(1)
earl's court
(1)
emin olmak
(1)
erkek
(1)
eski şehir
(1)
farinelli
(1)
faye wong
(1)
fikr-i sabit
(1)
futbol
(1)
gece geçtiğimiz şehir
(1)
gitar
(1)
göklere
(1)
havlar
(1)
hayat
(1)
hayatta nasıl başarılı olunur
(1)
hayır
(1)
hırs
(1)
ikircikli ovaller
(1)
ilker kılıçer
(1)
ilyas başsoy
(1)
insan
(1)
isim-şehir
(1)
istanbul
(1)
iyilik güzellik
(1)
işler
(1)
k.
(1)
kaybeden tribi
(1)
kaybedenler kulübü
(1)
kelimeler
(1)
kendini kaybetmek
(1)
kesmeşeker
(1)
kişiliğin gücü
(1)
kulaklıklar
(1)
kupa
(1)
köpekler
(1)
kış
(1)
kış çocukları
(1)
let down
(1)
liderliğin sırları
(1)
lizarazu
(1)
marka
(1)
mağlup
(1)
müzik
(1)
nihilizm
(1)
orange sky
(1)
pantomim
(1)
pink floyd
(1)
pulse
(1)
renk
(1)
rio
(1)
rüyalar
(1)
sahil
(1)
shiver
(1)
sinek
(1)
sokak çocuğu
(1)
sol bek
(1)
su
(1)
söyleşi
(1)
söz
(1)
sığamıyorum
(1)
talcid
(1)
telefon
(1)
uçarım
(1)
vicdani ret
(1)
vinyl
(1)
yalnızlık notları
(1)
yellow
(1)
yerlere
(1)
yıldızlar
(1)
zaman
(1)
çin
(1)
İsviçre
(1)
ışık
(1)
şehirlerden bir şehir
(1)
王菲-光之翼
(1)
İzleyiciler
Blogger tarafından desteklenmektedir.
şu kadar bu kadar
14,048
24 Kasım 2010 Çarşamba
23:30 | Gönderen
ziabbs |
Kaydı Düzenle
özgür olduğumuza dair büyük bir inanç ve bilgi ile yaşıyor olmamıza rağmen hala rahatlıkla konuşamadığımız birçok konu mevcut ülke(miz) şartlarında. çoğu kez bilgi eksikliğinden kaynaklı hiç açılamayan bu konular, kimi zaman da korku unsuru olarak düşünüldüğü için açıl(a)mıyor. sonuç olarak tartışılması gereken konular samimi arkadaş ortamında bile konuşulmuyor ve ya konuşulmaya başlanınca sonlandırıcı cümleler ile bitiriliyor . vicdani ret misal. gerçi şu vakitler konuşulabilen, bazı savaş karşıtları aracılığıyla tartışılmaya müsait hale getirilen bir konu, ama hala yeteri kadar tartışma/konuşma ortamı bulmamış olduğu da bir gerçek.
peki nedir vicdani ret? basitçe; kişinin düşünceleri, dini ve ahlaki değeri doğrultusunda zorunlu askerlik yapmayı kabul etmemesi. kişiye zorla dayatılan bir buyruğa, rütbe gücüne ve en önemlisi bir insana silah doğrultma ve gerektiğinde tetiğe basma hakkına karşı bir duruştur. kurşun sıktığı kimdir? yaralanan? ölen?
basit bir şey vicdani ret. ölüm yerine yaşamı seçmek. bu kadar basit. ama bu basitlik hala toplumumuzda kabul görmüyor, hala öldürmeye karşı duruş bir suç sayılıyor, hala bunu seçen insanlar işkenceler görüyor, hapisler yatıyor, sözlü tacizlere maruz kalıyor. kişiler korkunun boyundurluğuna sokuluyor, hakkı olanı istemek bir yana, söylemeye bile çekinir hale getiriliyor. toplumumuzda hala geçerli bir 'SS'(iki es) kuralı vardır misal. askerlik ya seve seve, ya si*e si*e gidilen bir yerdir. gidilmeme seçeneği düşüncesi bile yoktur. ama gariptir ki; sorulduğunda 'vatan için yaparım. değil onbeş-onsekiz ay senelerce yaparım diyen,' vatan sevgisi ile içi dolu olan kişiye peki ya zorunlu olmasaydı dediğinde 'ne gideceğim, çekilir mi o kadar, gidip komutandan dayak yenir mi?' -veyahut gitmemeyi belli eden başka sözler- sözlerini kullanabiliyor vatandaşımız.
velhasılı kelam böyle bir hak olduğunun bilincinde olarak bir kaç insan http://askerleranlatiyor.blogspot.com/ gibi bir site açmışlar. askerliğe dair komik unsurlar barındıran, ya da komikleştirilen hikayelerin yanında bir de zorlukların anlatılması gerektiği düşüncesiyle askerliğini yapmış insanlardan anılarını paylaşmalarını istemişler. nadir zamanlarda nadir insanlardan duyduğumuz askerlik anıları içeren, birçok düşünceyi içinde barındıran bir yer. evet halkı askerlikten soğutacak anılar bunlar. ama askerliğin insanı yaşamdan soğutmasından iyidir. bir yanlışı gözardı edip devam ettirmek yerine göze sokmaktır. iyidir iyi...
bir de BirGün'de şöyle bir röportaj mevcut site editörleri ile; http://birgun.net/politics_index.php?news_code=1290591802&year=2010&month=11&day=24
altmışaltı yapımı belçikalı yönetmen Raoul Servais'den bir kısa film.
19 Kasım 2010 Cuma
04:00 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
"İsim-Şehir"in Hikayesi
"İsim-Şehir"in Hikayesi
İsim “olmak” tır. Şehir “geçmek”.
Ya da genelde geçerken fark ederim, camın dışarısının “başka” bir şehir
olduğunu. İsme fazla takılmam, genel – geçer şeyler makbuldür. Arayışa çok da
lüzum yoktur.
Şehir harekettir. Soğuktur –
sıcaktır ve yabancıdır. Tıpkı yanımda oturan adam gibi. adını bilmezsin,
yanıbaşında saatlerce oturan birisi vardır, hikayesini merak etmezsin. Kimdir?
O da senin gibi gezmeye mi çıkmıştır? Dolu olan kafasını mı boşaltacaktır çok
da iyi bilmediği bir şehirde? Yoksa sadece işinde gücünde bir adam mı?
Bıyıklarından tüccar olduğunu tahmin ediyorum. Erkek yanına kadın verseler,
daha kolay geçmez miydi yollarda zaman? Bıyıklı tüccar amca yerine.. ya da onu
da geçtim, bir test uygulasalar. Çok değil birkaç soruluk. Ona göre
yerleştirseler insanları yolculukta yan yana. Sermayedar düşmanı bir adamın
yanına tüccar tipli bir adamı vermeseler en azından…
Bu yaşta neden yalnız başına
yolculuk yapıyorsun peki sen, önümdeki bayan? Nereye gidiyorsun ki, 50 yaşında
ne işin var bizim aramızda? Sen de mi benim gibi bunaldın da kaçıyorsun? Ama
geç kalmışsın be teyzem. Kocan, çocuğun yok mu? Evlenmedin mi yoksa? Bir erkek
de bir kadın da farkındadır belli yaştan sonra, bekarlığın aristokrasiyle bir
bağının olmadığının. Gençlikte burjuva yaşamak tatlı gelebilir ama inan bana
bunun sonu üçüncü dünya ülkesi insanı olmaktır. Yine de seçim senin, tabi..
Seni fark etmediğimi sanma
teyzenin yanındaki. Çirkin değilsin. Ama umrumda değilsin. Kafam zaten dolu,
boşaltmaya çıktım ben bu yola. Gelip geçicisin. Çaprazımdasın. Yakınımdasın.
Ama çok uzağımdasın. Hepiniz. Yakınımdasınız. Ama çok uzağımdasınız. İsim –
Şehir oynayalım mı dördümüz? Biliyor musunuz çok sıkıcısınız…
Not: Kaybeden Hikayeleri burada sonlanır..
12 Kasım 2010 Cuma
21:47 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Basitin Hikayesi
Not: "Basitin Hikayesi", bir zamanlar rahat yaşayan bir adamın hikayesidir. Şimdiki basit adamdan biraz daha rahattır o.
Basitin Hikayesi
Not: "Basitin Hikayesi", bir zamanlar rahat yaşayan bir adamın hikayesidir. Şimdiki basit adamdan biraz daha rahattır o.
04:00 – 06:28
Uykudayım.
06:28 – 07:30
Mesanem çok geniş değil galiba.
Bira içtiğimde de böyle. 2 adet bira içerim. 5 defa tuvalete giderim. Uykuda da
böyle. Hepsi hepsi 7 saat uyurum. Bu uyku arasında 1-2 kez banyoya gider
gelirim. Her neyse. Odamla karşılıklı bulunan banyoya gidip, tekrar yatağıma
döndüm.
07:30 – 09:35
Uyurum. İki saat iki saattir.
Sekiz-dokuz saatin hesabını yapmam, ama iki saatin hesabını yaparım. Basit
işlerin adamı ol.
09:35 – 09:39
Yatağın içinde dönerim.
Yanıbaşımda duran telefonun saatine bakarım.
09:39 – 09:40
Kalkmam gerektiğini düşünürüm.
Bugünden de bir değişim beklerim. Daha çok kitap okumalı, daha çok film
izlemeliyim deyip, günün kabaca bir planını yaparım. Henüz uyanmamış zihnimde.
09:40 – 10:02
Oturma odasına geçerim. Gazete de
gelmiştir. Alırım ve okuyarak odama dönerim. Tekrar uzanırım. Gazete okurum.
Eskiden köşe yazarlarını okurdum. Onların çoğundan daha ... olduğumu anladığımdan beri köşe yazarı okumuyorum. Haber okurum. Futbol okurum.
Magazin bile okurum.
10:02 – 10:34
Mutfak. Portakal(her nevi
narenciye) sıkma makinası. Fiş. Priz. Portakal. Portakal =3. Çekmece. Bıçak.
Portakal / Bıçak = 6. Tepsi. Bardak. Portakal / Portakal sıkma makinası =
Portakal suyu. Bardak. Buzdolabı. Peynir. Bıçak. Tabak. Tepsi. Buzdolabı.
Zeytin. Tepsi. Buzdolabı. Kaymak. Tepsi. Tezgah. Bal. Tepsi. Tekrar çekmece.
Çatal. Tepsi.
Kahvaltı.
10:34 – 11:03
Kitap oku. Kitap oku. Kitap oku.
Oku denmişse, okurum.
11:03 – 12:40
Müziği winamp ile dinlerim. Daha
geçenlerde keşfettim ekolayzır olayını. Geç oldu ama olsun. Müzik dinlerken
iddaa çalışırım. Bir kere, müzik açıkken
iddaa oynayıp tutturmuştum. Ondan beri müzik çalmadan, iddaa çalışmam.
Çalışmam.
Yanlış anlaşılmasın. Yalnızca bir
defa tutturmadım iddaayı. Üç defa tutturdum toplamda. Toplamda deyince aklıma
geldi. Bir gün bir dükkana girmiştim. Adamın biri, dükkan sahibine, “Total
olarak ne kadar borcum var?” demişti. Bir de - yine aynı dükkanda mı onu
unuttum; kadının biri (sanırım kadındı) “ATM var mı buralarda?” demişti.
(ATM’yi İngilizce “spell” yaparak söylemişti.. (Ey Ti Em var mı buralarda
gibi..) bunlar futbolun içinde olan şeyler. Neyse üç defa tutturdum işte.
Kafamda dinozorlar tepinirler bu
saatte.
12:40 – 13:00
Yaklaşık olarak bu zaman
diliminde –sevdiğim bir kadın vardır, uyanır. Beni arar. Sabahları yeni uyanmış
sesini duymaya deli olduğumu bilir. Arar.
Biraz konuşuruz. Sonra o kahvaltıya oturacaktır. “Hoşça kal” der. “Sen
de öyle kal” derim.
13:00 – 13:40
Oku denilmişti demiştim ya hani.
13:40 – 14:30
Yemek. Gaste. İkisi bir arada.
14:30 – 15:50
Çok film seyrederim.
15:50 – 16:20
Oku denilmişti dediğimi hatırlarım.
16:20 – 16:35
Mutfaktan, dolaptan gözüme ne
kestirsem yerim.
16:35 – 21:04
Dışarıdayımdır. Bir dostum
vardır. PES oynarız, çay içeriz, maç günüyse maç izleyip bira içeriz.
21:04 – 22:24
Eve dönmüşümdür. TV bugün nen var
kuzum?
22:24 – 00:04
Kapan film kapan.
00:04 – 00:52
Oku denilmişti dediğimi
hatırladığımı hatırlarım.
00:52 – 01:44
Winamp açılır. Kalem ve defter
çıkarılır. Yazılır, ne birikmişse…
01:44 – 04:00
Uykudayım.
Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "Gastenin Hikayesi".
7 Kasım 2010 Pazar
01:53 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
E.'nin Hikayesi
E.'nin Hikayesi
Her zaman çok fazla aydınlık
derdim. Sen gittikten sonra değiştirdim ampulü. Sinirlerimi bozuyordu, “kafam
sıcak oluyordu” diyordum. O kadar fazla aydınlık gerekmez. Ne yapacağız o kadar
aydınlığı? Daha ne kaldı ki görmemiz gereken, fark etmediğimiz yahut? Sen beni
gördün, ben seni. Hepsi bu. Pişman olmayacaksın ama, git. Dönersen, mutsuz
olacaksın. Git, basit bir şeylerle uğraş. Ne bileyim ben. Bir süredir ara
verdiğim karikatür dergilerine başlarım belki ben de. Hatta haftalık olanları
değil sadece, aylık olanları da alırım. Belki daha fazla maç izlerim, hatta
daha fazla kocaman kafalı yorumcu dinlerim. Babam, fazla ekmek yemekten
kafaları kocaman oluyor bu eşeklerin derdi. Belki de öyledir. Olsun, zararı
yok. olabildiğince basit olmalıyız. Belki yeni hobiler edinirim. Ne bileyim
ben, bilmediğim spor dallarını öğrenmeye çalışırım, daha farklı kitaplar
okurum. “Hayatta Nasıl Başarılı Olunur”, yahut “Liderliğin Sırları”, o da
kesmezse, “Kişiliğin Gücü” gibi kitaplar okurum. Belki seni unuturum. Belki
başka birini bulurum. Belki beni unutursun. Belki başka birini bulursun. Daha
çok konuşan, daha çok tartışan, daha çok konuda fikri olan, arkadaşlarınla daha
iyi anlaşan, daha çok dost sahibi, daha çok para sahibi, daha çok hali vakti
yerinde… Öyle ya. Ben zamansız bir adamım. Üstelik fikr-i sabitim. Ben
değişemem. Bak, değişemedim. Aynı senle, aynı benle olmadı. Değişiriz sandık
halbuki. Ben sandım, sen sandın. Sonunda usandım.
Ne çıkarman gerekir, bilmiyorum.
Ya da çıkarma bir şey, kalsın. Bütün halinde. Ama ampulünü değiştir sen de.
Daha az güçlü bir ampul al. Hem para israfı olmasın boşuna. Madde bağımlılığı
demiştim. Hem de fazla aydınlatmasın etrafı. Fazla aydınlatmasın seni. Fazla
göstermesin sana. İçini.
Sahibinin sesi: Sırada "Basitin Hikayesi" var.
sercancandemir
Etiketler:
aydınlık,
e,
fikr-i sabit,
hayatta nasıl başarılı olunur,
hikaye,
kaybeden,
kişiliğin gücü,
liderliğin sırları,
madde bağımlılığı
|
1 yorum
2 Kasım 2010 Salı
16:02 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
K.'nın Hikayesi
K.'nın Hikayesi
Kapımı çalan kim? Ben kimin
hikayesinde bir kurguyum? Ben kurgu muyum? Kapısını çaldığım da kim? Sen
kimsin, sadece bir hikaye miyim, anılarında andığın? Beni anıyor musun? Beni
nasıl hatırlıyorsun? “Eski”lerinden bahsederken, beni nereye koyuyorsun? Arada
bir yerde miyim? Yoksa benim için ayrı bir satırbaşı açıyor musun, birilerine
bir yerde anarken? Beni anıyor musun?
Hangisi olduğumu biliyor mu
anlattığın arkadaşların? Ha-ha! Ya sen? Sarışın kızları sevmezdin. Hala
sevmiyor musun? Sahi, hiç anlatmadın, neden sevmezdin? Aradığın neydi, “biz”de
bulamadığın? Ha ha! Bak dalga geçebiliyorum artık kendimle. Beni eleştirirdin
sürekli. Son kavgamızda, “madde bağımlılığı” demiştin. Çekip gitmiştin
ardından. Zarar veriyor demiştin “madde bağımlılığı” gençlerimize,
insanlarımıza, kadınlarımıza. Biliyor musun, bıkmıştım o zamanlar senin
imalarından. Madde bağımlılıymış! İnsanların bir şeylere düşkün olabileceğine, birtakım
meşguliyetlerinin, alış-verişlerinin, önemli eşyalarının, kullandıkları
eşyalarının, kullandıkları arkadaşlıklarının olabileceğine neden ihtimal
vermedin?
Beni hiç önemsemediğini
düşünüyorum. Beni önemseseydin, arkadaşlarıma kıymet verirdin. Sana hepsi komik
geldi, geri zekalı dedin hepsine, zaten beni hep yalnız bıraktın,
toplanmalarımıza teşrif etmedin. Neden? Biraz alttan alamaz mıydın? Gülemez
miydin, salakça gelse de muhabbetlerimiz? Gururdan mı bu, beğenmemezlik? Merak
ediyorum, tüm “eski”lerine bana davrandığın gibi mi davrandın? Neden
eğlenemedin, neden kaptıramadın kendini?
Artık kapısını çalma kimsenin.
Çünkü kapının ardındaki yeni biri gibi gelse de, hayır değil! Sadece farklı
yüzler çıkacak karşına. Yazdığım sözler yalan oldu demişsin, cebindeki.
Kapıları çalma artık. Zaten anahtarların var. Cebinde. Sözlerin ve
anahtarlarınla beraber yaşamaya devam et..
Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "E.'nin Hikayesi" oldu bile..
sercancandemir
27 Ekim 2010 Çarşamba
20:39 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Hırsın Hikayesi
Kendine çekidüzen vermek
istiyordu. Bir an önce. İzbe bir yerde her türlü güzellikten uzakta
hissediyordu kendini. Ne evinden, ne az sonra yapacağı kahvaltıdan, ne yüzünü
duruladığı havlunun ıslak ve eskimiş kokusundan, ne de kendinden memnundu.
Toplayıp her şeyi ve kendini, gitmek istiyordu.
K: Kalksana, ne
bekliyorsun? Çıkmayacak mıyız?
E: Gitmesek de
olur..
K: Ne yani! Dalga
mı geçiyorsun benimle?
E: Dalga denizde
ol…
K: Ne güzel bak
bulmuşsun gene formunu!
E: Hep böyleydim
ben. Sen fark etmemişsin.
K: Fark etmemişim
ha! Geçen zamandan haberin yok herhalde senin.
E: Var. Olmaz mı..
Bazen haberim olmuyor ama sen hatırlatıyorsun iyi oluyor.
K: Bıktım artık şu
iğneleyici, imalı konuşmalarından.
E: Ben de bıktım,
inan.
K: Hiçbir
konuşmayı sonlandıramıyoruz. Şöyle güzel bir kavga edemiyoruz baksana ya!
E: Oysa eskiden
böyle miydi.. Değildi değil mi?
K: Sen hep
böyleydin. Çocukluğunu bilmiyorum, görmedim. Ama eminim senin kadınlara olan
tutumun eskiden beri böyledir. Annen dahi çok çekmiştir senden. Sen eminim
çocukken, annenin arkadaşlarına “gün” olsun diye yaptığı ev gezmelerinde dahi
annene çok çektirmişsindir. Şimdi de böylesin. Bak, bir yere oturup kararlaştırıp
gidemiyoruz. Onu beğenmiyorsun, bunu beğenmiyorsun. Seni çok beğeniyor herkes
sanki, öyle değil mi? Eminim, okula ilk başladığın zaman dahi böyle soğuktun.
İlk öğretmenin “kadın”dı değil mi? Eskiden beri böylesin. Eminim ki…
E: Sende çok “emin”
konuşuyorsun sevgilim. Neden tanıdığım tüm kadınlar “haklı” olabilmek için bu
kadar çaba harcıyorlar ki? Oysa, bana her “haklı değil miyim sence?” diye
soruşunuzda –konumuz,durumumuz ne olursa olsun, “haklısın sevgilim” demişimdir.
Ne istenirse, onu vermişimdir. Ne istenirse…
K: Geçen gün
arkadaşımın düğününde de böyleydin. Ya en azından bir defa da olsa yerinden
kalkar insan değil mi! Ne yani, bu kadar mı zor geliyor insanlara karışmak?
E: Beni
tanımıyormuş gibi konuşuyorsun.
K: Evet, seni
tanımıyorum. Tanıyamıyorum. Eskiden böyle değildin…
E: Eskiden de
böyleydim. Düğün falan sevmezdim ben, eskiden de.
K: İyi, bizimkini
de sevmezsin o zaman!..
E: Bizimkini?
K: Bir şey demedim
tamam mı? Hiçbir şey demedim!..
E: … (Kendini
yiyip bitiriyorsun. Bundan hiç hoşlanmıyorum. Sakinleşmeni öneriyorum sana. Bu
kadar sinir ve hırs bir bendende durmaz. Ama seninle ben aynı yerde
durabiliriz. Mahalle maçlarından, evcilik oyununa sıra gelmedi bir türlü. Yeni
öğreniyorum. İçimde “dün” ile yaşarken, dışımda nasıl “bugün”ü yaşıyor gibi
yapabilirim ki? Yapamıyorum değil mi? Biliyorum.) Hadi çıkalım en iyisi…
K: Tamam. Sorun
yok ama, değil mi?
E: Tabi ki. Yok.
Haydi çıkalım..
Sahibinin Sesi: Sıradaki hikaye "K.'nın Hikayesi" olacak..
sercancandemir
23 Ekim 2010 Cumartesi
03:21 | Gönderen
ziabbs |
Kaydı Düzenle
geçen gün, uyumaya yakın bir vakitte kapım çaldı. kapı deliğinden baktığımda ah muhsin ünlü, herzamanki derin bakışlarıyla kapıyı açmamı bekliyor, sabit de duramıyor, bir görünüyor, bir kayboluyor. açmak istemiyor gibi bakıyorum sadece, ta ki delik arkasından baktığımı anlayıncaya ve daha derin bir bakış atıncaya kadar. ee açıyorum kapıyı. içeriye giriyor ve ilk defa gelmesine rağmen tuvalate doğru seri adımlarla gidiyor. demek ki sıkışmış ve bir an önce rahatlamaya ihtiyacı var. arkasından şaşırmış bir şekilde bakıp içeriye geçiyorum. mutfaktan sesler duyuyorum. ardından kapıdan giriyor. 'çay içeriz demi' diye soruyor. kafamı sallıyorum. koltuğa oturur oturmaz 'komşu bir şiir yazdım.' deyiveriyor. olayları anlamlandırmaya çalışan gözlerle bakıyorum. 'hatırlat da haziranın sonunda çocukluğumu yakalım.' deyiveriyor aniden. dalıyorum. çay kokusuyla kendime geldiğimde 'sen beni öpersen, belki de ben fransız olurum.' diyor. gülüyorum. gülüyor. gülüyoruz. iyi de gülüyoruz hani. o içinde şiirin tamamını dinletme telaşı yaşıyor, ben içimde çocukluğumu nasıl yakabileceğimi düşünüyorum. gülüyoruz. senagellilerin dahil olmayışına bile... şiir bitiyor ve 'haydi iç de çay koyayım.' diyor. bardağımda kalan soğumuş yarım bardak çayı bir seferde içiyorum. bardağı o'na uzatıyor ve içimden söyleniyorum. 'ne adamsın ya sen muhsin'...
gereksiz gibi gözüken not: onur ünlü'nün seneryosunu yazdığı ali özgentürk filmi kalbin zamanından otuz saniyelik bir görüntü. onur ünlü'nün ah muhsin ünlü'ye en çok yaklaştığı anlardandır...
Etiketler:
ah muhsin ünlü
|
0
yorum
22 Ekim 2010 Cuma
10:15 | Gönderen
cihan |
Kaydı Düzenle
Coldplay
Şu Coldplay denilen grubun üniversite yıllarından beridir dinleyicisiyim.. Şahane oluyor bu takip..
Yeni albüm çıkarıyorlar onu deniyorum, ne yapmışlar merak ediyorum.. Klipleri filan mesela iyidir.. Geçenlerde topluca bir izledim ne çıkarmışlar, hangi şarkıların klipleri var filan diye.. Epey bir geride kalmışım.. Bunların bir albümleri vardır mesela.. İlk olabilir.. Elemanın ıslak kafayla filan kumsalda yürüdüğü tipik İngiliz modeli bir de klibi vardır.. Yellow. Sarı.
Shiver.. Garage günlerine, daha sıcaklara doğru.. Bakın hep bunlara linkler verip mekanı da renklendirebilirim.. Tabi ki.
Trouble iyidir..
Ve Discman.. Kendi klibini kendin çekiyordun.. Yollara düşülüyordu filan..
İki arada, bir derede.. Ya da bir arada, iki köprüde.. Hayatın değişenleri, merdivenleri var işte.. İnerken, çıkarken, yürürken şarkılara klipler çekiyor insanlar..
Chris Martin şöyle demiş bir şarkısında;
on and on from the moment i wake, to the moment i sleep, i'll be there by your side, just you try and stop me, i'll be waiting in line, just to see if you care... (Shiver)
ve hatta;
your skin, oh yeah your skin and bones, turn into something beautiful.. (Yellow)
Kulağa hoş geldiği aşikar.. Hep birlikte buyrun bakalım..
Savunma derinliğimin sevdiği şarkılar - parti bir.
Yer:
Guatemala
00:03 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Mağlubun Hikayesi
Bir ışıkla renkleri gördü. Bir hışımla
aynayı kırdı. Geride bıraktığı sesleri düşündü. Kulakları ne kadar güzel sesler
duymuştu. Şimdi içi bomboştu. Çocukluk yıllarında bir köşeye koyduğu hırsı
vardı içinde. Hırsı kendineydi. Bıçağı içindeydi. Çevirdikçe acıtıyordu.
Değişmeye çalıştıkça acıyordu. İnsanın değişebileceğini düşünmüştü. O zamanlar
henüz mağlubiyetle tanışmamıştı. Bıçağı çıkardı. Çok garip, üzerinde kan yoktu.
Bıçak içine girmemiş gibiydi. Kafasını iki yana salladı. Bir düşün içerisinde
miydi? Sanrılar bırakmaz bazen, peşi sıra gelir insanın. Aynasını kıran
insanın. Renklerini gören insanın. Yalnızken ya da kalabalıkken. İkisi aynı mı
oldu yoksa? Yalnızken ya da kalabalıktaki yalnızken. Neden sordu ki, cevabı gözlerindeymiş
gibi baktı aynaya. Ayna yok. Şimdi renkler de yok. Işık yok. Işık yok. Işık
yok. Ayna… Artık ayna yok… Mağlup….
Not: Sıradaki hikaye: Hırsın Hikayesi
17 Ekim 2010 Pazar
21:36 | Gönderen
ziabbs |
Kaydı Düzenle
En güçlü/sağlam savunma hattını dahi kolaylıkla alt edebilir... Farinelli...
10 Ekim 2010 Pazar
17:02 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Kupanın Hikayesi
Şarkılarda duymuştu. Futbolun, hayata
benzediğini. İçindeki terimlerin hayatla özdeşleştirilebileceğini. Adam geçme,
ofsayt, penaltı, gol, kasti faul, hükmen mağlubiyet vs. Bunların hayatta
karşılıkları olduğunu duymuştu. Yani dinlediği şarkılardan sezmişti. Zaten
çocukluğu apartman arası asfalt futbol sahalarında geçmişti. O sokak çocuğu
değildi, apartman çocuğuydu. Ama mahalle maçları yapan bir apartman çocuğu.
Eskiden futbol oynardı. Şimdi konuşuyor. Herkes gibi. Zamanın bir noktasında yaşayan herkes gibi.
Kendinden geçercesine koşturduğu
sokaklarda şimdi sadece arabalar gürültü yapıyorlar. Yaşı yetişmemişti.
İnsanların büyük acılar çektiği o zamanlara. Bir bakıma şanslıydı
yetişememekle. Çünkü o zamanın gençleri, top peşinde koşmamışlardı. Fakat
polisler onların peşinden koşuyorlardı. Hayatlarını yaşayamadan geçip giden bir
gençlik. Sokak aralarında, kurşun yaralarında, düşüncelerin derinlerinde, sokak
lambasının asılan afişleri aydınlatan ışığında, ipe asılan bir insanın, neden
asıldığını düşündüğü zamanki karamsarlığında ve bu karamsar sonuçları olan
suçlarının, yalnızca düşünmek olduğu bir umutsuzlukla geçen gençlik. Yok hayır.
O bunları yaşamamıştı. Büyükleri geçirmişti bu zamanları. Büyükleri. Onun için
sadece mahalle maçları vardı, önem verdiği. Bir de sonradan hayatına bir anda
giren kızlar.
Takım aynı apartmanda oturan
arkadaşlardan oluşuyordu. Birkaç tane de karşı apartmanlardan çocuklar. Bazı
çocuklar top oynamazdı. Bazı kızlar evcilik oynardı. Bazı çocuklar da bu
kızlarla evcilik oynardı. Bunu hiçbir zaman anlayamadı. Top peşinde koşmayan
çocuk kız peşinde koşardı. Ama zamanı gelince. Büyüyünce. O yaşta kızlar kahve
gibiydi. Koruyucu ailelerin kahvaltıda çaya tamam ama kahveye kesinlikle hayır
demesi gibi. Her şeyin zamanı vardı.
Yine bir mahalle maçıydı futbola
jübile yaptığı. Her zaman sağ tarafta oynardı. 11 numara. (Elimizde böyle bir
sayısal kayıt yok çünkü zengin mahallesi değildi yaşadığı yer. Çocukların
forması değil tişörtleri vardı. Ama O’nu iyi tanıdığımızdan böyle bir numaraya
sahip olabilse, 11 numarayı seçerdi diye düşünüyoruz. Nedeni bilinmiyor. Kabaran
egolarından şüphe duyuluyor). Maç zamana karşı değil, belli bir sayı limitine
karşı oynanıyordu. Karşı tarafa 10 tane gol atan taraf maçı kazanıyordu. Fena
da gitmiyorlardı. J.’nin takımı (takımların isimleri yoktu. Mahalle maçı dedik
ya, mahalle ismine göre takımlar isim alıyorlardı. J.’nin takımı Akevler mahalindeydi).
Maçın bitimine 2 gol kalmıştı. A.
Takımı (karşı mahallenin adını unuttum Z. olsun) Z takımına karşı bir farkla,
8-7 üstündü. Gerginlik ve stres hakimdi çocuklara. Maç esnasında, A Takımından
Samim’in attığı bir şut kale yerine sağ tarafta yoldan geçen birine çarptı.
Topun çarptığı çocuk (bizim çocukları göz önüne alınca bu çocuğa aslında genç
demek lazımdı. Hatta delikanlı. Zira olaylar A. Şehrinde geçiyordu). Bu
delikanlı mahallenin belalılarındandı. Bizim çocuklar bihaberdiler çocuğun
herhangi belasından. Samim, “Topu atsana buraya” diye bağırdı Fatih’e (Fatih az
önce sözü edilen delikanlıdır). Fatih’in bu sözleri duymasıyla hiddete ermesi
bir oldu. “Sıkıyorsa gelip alsana” dedi Samim’e. Samim de galiba arkadaşlarının
yanında olmasının verdiği güven ve cesaretle Fatih’in yanına gitti. Topa
uzandı. Fatih geri çekti. Samim bir daha uzandı ve topu aldı Fatih’ten.
Gülümsedi sahadaki çocuklara. Kendinden büyük bir çocuğa üstün gelmenin gururu.
Bu gurur, Samim geri gelirken, Fatih’in taktığı çelmeyle düştü. Sonrasında
olanlar, artık J.’nin neden futbol
oynamadığının cevabıdır.
Samim düştükten sonra Fatih
yanına geldi. Samim hariç toplam dokuz çocuğun bakışları arasında, eğildi ve
Samim’in ayakkabılarını çıkardı. Bir de arka cebinden bir bıçak. Diğer
çocuklara baktı. Diğer çocuklar uçmuştu. Havadaydılar. Bu dramatik trajedi
karşısında tek yaptıkları bir sonraki sahneyi beklemekti. Bıçağı Samim’in,
kirden koyu kahve renge dönmüş beyaz çoraplı ayaklarına yaklaştırdı. Tek
darbeyle en küçük parmağını ayaktan ayırdı. Güldü çocuklara. Telaşlanmaksızın
yürüdü ve gözden kayboldu. Çorap artık ne kahve ne de beyazdı.
Bu onun son futbol oynayışıydı.
Artık peşinden koştuğu şeylerin arasında top yoktu. Samim’in kırmızı çorabını
hiç unutmayacaktı.
Futbol terimleriyle hayat
arasında hiç de hafife alınamayacak benzeşmeler vardır. O gün J. ve
arkadaşları, hükmen mağlup oldular.
(Sıradaki hikaye: Mağlubun Hikayesi)
9 Ekim 2010 Cumartesi
21:37 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
Kaybeden Hikayeleri
Sokağın Hikayesi
Yaz güneşi altında eriyordu sanki yerler, asfalt. Asfalt parlıyordu. Gözler kamaşıyordu.
Göz gözü görmüyordu. Bakkaldan bir soda aldı. Yürüdü. Sokağın sonuna
değin yürüdü. Geri döndü. Bakkala tekrar girdi. Elinde yarım limon dilimi ve sodayla çıktı.
Yarım limon dilimini sodasına sıktı. Tekrar yürümeye koyuldu. Güneş yakıyordu.
Üzerinde sarı renkli bir tişört vardı.
Tişörtün üzerindeki baskıda, sözü edilen kupanın 1954'te İsviçre'de kazanıldığını yazıyordu. Federal Almanya tarafından.
Tişörtün üzerindeki baskıda, sözü edilen kupanın 1954'te İsviçre'de kazanıldığını yazıyordu. Federal Almanya tarafından.
(sercan candemir)
Not: 2009 yılında Kaybeden Hikayeleri isimli bir hikayeler silsilesi yazmıştım. Sırasıyla okunduğunda güzel bir bütünlük hissettiriyordu. Şimdi burada sırasıyla yayımlayacağım. (S.C)
5 Ekim 2010 Salı
12:31 | Gönderen
cihan |
Kaydı Düzenle
Etiketler:
akustik,
alexi murdoch,
kaybedenler kulübü,
orange sky,
performans,
Terror's End,
video,
vinyl
|
0
yorum
16 Eylül 2010 Perşembe
23:11 | Gönderen
sercan candemir |
Kaydı Düzenle
"2004'te anlattığım bir hikayedir.."
s.c.
bir hayat parodisi
her şey o kadar karışık ki. sokağa çıkmaya gücüm yok. insanların bakışları korkutuyor beni. ve ben her sabah olduğu gibi bu sabah da tanrıdan hayatıma son vermesini aklımdan geçirerek uyandım. yataktan çıkmak istemiyorum.çünkü kendimi en rahat hissettiğim yer orası. çünkü kendimi en güçlü hissettiğim yer orası. sabahı düşünmeden uyumak, gece....
bir düş var içimde. bir çift göz... düşlerim kadar mavi. her aklıma geldiğinde ölecek gibi oluyorum.. sanki beynimi uyuşturuyor bu bakışlar, gülüşler... sanki küçüklüğümden bir şeyler.. o kadar çocuksu ki.. ben bu hikayenin sonunda o maviye öleceğim....
zırıltılar geliyordu kulağıma. bu zırıltıları duymakla duymamak arasında tereddüt içerisindeydim. uykuma devam etmekle uyanmak arasında yani. elimi yatağımın hemen yanındaki müzik setinin üstüne gezdirdim; telefonumu hep buraya koyardım. telefonu ararken elim roll-on’uma çarptı. yere düştüğünü ve kırıldığını düşünüp sabaha lanet yağdırıyordum ki, tek parça olduğunu gördüm bakınca yere. bu sırada telefonum hala ısrarla çalıyordu.
arayan gereksiz bir arkadaştı. sınıftan. hiç acele etmeden cevap vermek için tuşa bastım, kulağıma götürdüm. kapattı. sıkılmış olacak çaldırmaktan. tekrar aramadım.dediğim gibi, gereksiz bir elemandı.
adetim değildi hiç. televizyonu açtım sabah sabah. sanki bir şey bulacakmışım gibi. belki de bir şey beni bulacak diye... kanal değiştirirken sevdiğim şarkıcıyı gördüm. keyfim yerine geliyordu ki verilen görüntünün altındaki yazıyı okudum; ‘k.k. kansere yenik düştü!..’
yenik düşmüş. o da düşmüş, kanserden. işte bir sabaha daha eksiden başlıyordum yine. geriden. ben eksiden başlıyordum; tanrı eksileceksiniz diyordu! içimde telafisi çok zor bir eksiklik var bu sabah. artık cennetten gelecek sesi, diyorum kendime.
sesi cennetten gelecek....
..................................................................................................................
bugün kendim için ne yapacağım? ne işime yarayacak bugünüm? hayat... ne işime yaradı ki şimdiye kadar? çoğu kez karamsarlığa düşüyorum, canım sıkılıyor ve boşlukta kalıyorum. bazen zevk alabiliyorum. boş bir şey olmasa... kayboluyorum bu yanılsamalar içerisinde. her şey geçici olduğundan dönüşüyor günü gelince bir diğerine. asla durağan bir düzen içerisinde yer alamayacak sevgili düş oyunlarım; bitip tükenecektir ardından kof zamanın, dünyanın.
basit olmak istiyorum. kağıtlardan silin beni,ellerinizdeki. alabildiğine basit olmak istiyorum. kayıtlardan silinsin bedenim, tanrının tuttuğu.içinde yalnızca düşlerimin yer aldığı bir kurgu istiyorum. kurabilin artık. ayrıntılar, karmaşıklıklar bataklığından sıyırsın canım beni, bu can parça-buçuklara yem olmasın istiyorum artık.
ardından kovaladıkça, farkına vardırmaksızın benden uzaklaşan, kendisine çizilen çember boyunca nihilist ruhlarla, amaçsızca ve gözü dönmüş bir şekilde dönüp durduğum bir kovalamaca oyununun gösterim merkezi burası. gerçeklere yaklaştıkça uzaklaştığımı biliyorum yaradılışımdan.
..................................................................................................................
aşağıya bakkaldan ekmek ve sigara almaya indim. feridun amca her sabahki gibi sanki yeni uyanmamış gibiydi. benim akşamdan kalma gözlerime karşın onunkiler, güneşinki gibiydi. bir ekmek aldım dolaptan. kapağı açarken zorlayıp açmıştım; kapatırken yine zorlamam gerekti. bırak sen, ben hallederim, s.ktiğimin dolabını daha geçen hafta yaptırdım, yine bozuldu dedi. bıraktım, yanına kadar geldim. abi bir de kısa 2001 alıcam dedim. iki buçuk milyon uzattım. (ya da ytl miydi, unuttum!) her zaman evden çıkarken, bir şey alacağım zaman tahmini tutarı kadar alırım. fazlası değil. iki buçuk milyon... eyvallah deyip evin yolunu tuttum.
asansör beni taşır. dördüncü kata kadar nasıl çıkabilirim ki! ben yorgun adamın tekiyim. asansör beni taşır... kapıyı açtım, elimdeki poşeti mutfağa koydum ve odaya yöneldim. let down çalıyordu, sevindim. bilgisayarı genelde kapatmazdım, eğer kısa süre bir yerlere çıkacaksam. bir kahve beni açar deyip, tekrar mutfağın yolunu tuttum. çaydanlığa su ekleyip altını yaktım. odaya geri döndüm, bilgisayarın başına oturdum; birkaç gün önce başlamış olduğum hikayeme bir göz atayım diye. Biraz okuduktan sonra suya bakmaya gittim.kutusu pahalı geliyor diye, üçü bir arada’yı tercih ederim. su kaynama aşamasındaydı ama bekleyip bir daha mutfağa gelmeyi göze alamayarak kahveyi yapıverdim. odama döndüm, kapıyı kapatıp bilgisayarın başına tekrar oturdum. kapıyı neden kapattığımı bilmiyorum. yalnız olma dürtüsü belki. belki de her daim aradığım o kaçış imkanı..
bir savaştasın, yaran ne kadar ağır olursa olsun; öldürmeyi beceremezse karşı taraf seni, yenilmiş sayılır mısın ki? ben yenilmeyenlerdenim. kaybedenlerden ama yenilmeyenlerden... hem savaşı onlar çıkarmış. oyunu onlar bozmuş. yoksa egom öyle huysuzluk yapmazdı ki! taraflar birbirlerine öyle acımasızmış ki, dünyaya gelecek yeni nesil egoların hepsi sakat doğmuş. tam tesirli bomba. (parça mıydı?) yok bize bir şey olmazdı da, şu havalar biraz kapalı olsaydı ya... her neyse kahve iyi geldi....
kaybetmek istedim kendimi bir an. ama yalnızca bir an... buna sigarayla başlayabilirdim; öyle de oldu. günün en tatlı sigarası ilk içtiğin sigaradır. en az on dakika falan idare eder adamı. yine de kaybedebilmek güzel kendini. tütünle olsa da...
..................................................................................................................
bir şeyler atıştırdıktan sonra üzerimi değiştirdim, ders saati yaklaşıyordu. birkaç kağıt, kalem, bir kesmeşeker sidisi ve sidiçaları koydum çantama. tahammül etmek zor insanlara. her yerde, özellikle okulda. hiç olmazsa biraz sakinlerim diye, müzik dinlemek iyiydi okula giderken. en azından katlanabilmemi sağlıyordu bir süre, insanlara.
ders çıkışı hemen eve gitmek istemedim. kampüsün yukarısındaki kafeye bir çay alıp oturdum. hava öyle soğuk geldi ki.. bir sigara yaktım. muratı gördüm kafeye doğru yürüyordu. beni gördü, bir sandalye çekip yanıma oturdu.
-naptın abi?
-hiç. çay alsana kendine.
-tamam alırım. hayırdır dostum, bir sorun mu var?
-yok. soğukmuş ya.
-ben de bir çay kapıp geliyorum içerden.
-...
-kalkmazsın değil mi?
-burdayım.
çayını alıp tekrar yanıma oturdu. ortam kalabalıktı. yan masada muratın tayfası vardı. birisi masadan kalktı, muratın yanına geldi.
-noldu abi, niye girmedin derse?
-abi baydı artık hoca ya. bir saat daha çekecek halim yoktu valla.
-neyse sen bilirsin. senden naber cenk?
-iyidir.
-ya bizim masaya gelsenize, beraber oturalım.
murat cevapladı.
-yok abi ya aylinin olduğu masaya gitmem ben. gelecekseniz siz gelin oturalım ama.
-abi çocuksunuz ya... peki, bir sorayım bizimkilere.
tolga masasına döndü. birkaç dakika sonra da yanımıza geldiler. muratla aylin yan yana denk geldiler. buna rağmen selam bile vermediler birbirlerine. aralarındaki meseleyi de az çok biliyordum. okula geldikleri ilk zamanlarda, murat aylinden hoşlanmış, yakınlık kurmaya çalışmış. aylin de buna hafiften karşılık vermiş. sonrası malum, bir başka çocukla çıkmıştı. murat da buna fena bozulmuş, selam sabahı kesmişti aylinle. kimse bilmez, aylin o çocuktan ayrıldıktan sonra benimle ilişki kurmaya çalışmıştı. sonra benim ona karşı tavırlarımı gördükten sonra vazgeçmişti. ben de unutalı çok oldu bu durumu...
masada muhabbet baya iyiydi. görünüşe göre herkesin keyfi oldukça yerindeydi. yalnızca aylinin biraz keyfi yok gibiydi. bilmem, belki muratla aynı masada oturmak rahatsız etmişti onu. bir an göz göze geldik. onu hiç böyle görmemiştim. hüzün vardı gözlerinde. bulanık bir deniz gibi.. yağmurdan önceki hani...
..................................................................................................................
duş aldıktan sonra bilgisayarın başına oturdum.müziği açtım, bir yandan da hikayeme devam ediyordum. bir iki saat böyle geçti. sıkıldığımı hissedince bıraktım ve yatağa uzandım. ben uzanırken müzik çalmaya devam ediyordu. bir sigara yaktım...
zil sesi geliyordu, belli belirsiz.dalmışım. kalktım, saate baktım. on buçuğu gösteriyordu. kapıya doğru yöneldim. zil hala çalıyordu. kapıyı açtım. aylin vardı karşımda...
ağlıyordu. içeri girdi. odamdaki sandalyelerden birine oturdu. biraz bıkkın, biraz da ürkmüş bir hali vardı.
-iyi misin sen?
-bir şeyim yok.
-...
-cenk...
-...
-dün, cenk.. dün rüyamda seni gördüm. lanet olası rüyayı görmemek için neler vermezdim. ama gördüm...
-nasıl bir şeydi?
-...
-yalnızca bir rüya ama...
-cenk... hayatta kal ne olur!..
-...
-...
-bir şeyler içmek ister misin?
-kahven varsa iyi gelirdi aslında.
mutfağa ayline kahve yapmaya gittim. bu, biraz da düşünmem için fırsattı. niye bu saatte bana gelmiş olabilirdi? o donuk hali neyin nesiydi? rüyasında ne görmüştü benimle ilgili? bunlar aklımı kurcalarken, su kaynamıştı. bardaklara döktüm suyu. kahveyi de ekledikten sonra, elimdeki bardaklarla içeri geçtim.
odaya girdiğimde aylin yoktu. banyoya baktım, ışığı yanmıyordu. hemen kapıya yöneldim. ama kapı da kapalıydı. açtım, dışarı asansörün olduğu tarafa baktım, ama orada da yoktu. bu imkansız bir şeydi. ne yani, hayal görmüş olamazdım ya...
kahvelerden birini döktüm, diğerinden birkaç yudum aldıktan sonra bıraktım. canım sıkılmıştı. sahile çıkmak iyi gelirdi. bilgisayarı kapattım. merdivenlerden indim aşağıya. sahilin yolunu tuttum. yürürken insanlar bir garip göründüler. insanlar her daim gariptiler bana göre, ama bu sefer değişikti, bir garip bakıyorlardı gözlerime.
sonunda gelmiştim işte. iskelenin en uç tarafına oturdum. kimseler yoktu oturduğum tarafta. deniz sakin duruyordu. dolunayın aksini seçebiliyordum. her zamanki gibi, eğildim birkaç taş aldım elime yerden. teker teker denize fırlattım onları.
arkamda birinin durduğunu hissettim. yavaşça döndüm. aylin arkamdaydı. ayağa kalktım. sarıldı. sarıldım. yüzüne baktım. gözleri gözlerimdi sanki. bu şekilde ne kadar zaman geçirdiğimizi hatırlamıyorum. garip sesler duymaya başladım, birden iskele sallanmaya başladı. ayağım kaydı.
soğuktu. ama zaman geçtikçe sıcaklaşıyordu sanki su. bu sıcaklık tüm bedenime yayıldı. kollarım ve bacaklarım hareketsizdi. vücudumu hareket ettiremiyordum.
gözlerimi açtım. bir çocuk silueti gördüm. küçük,mavi gözlü bir kız... elini uzatıyordu. tuttum...
..................................................................................................................
uyandım. let down çalıyordu. rüyamda aylini görmüştüm. bir sigara yaktım....
sercancandemir@mersin
2004
12 Eylül 2010 Pazar
11:02 | Gönderen
cihan |
Kaydı Düzenle
Diablo II
Mühim adam Deckard Cain
Mühim adam Deckard Cain
105 yaşında.. Gri Gandalf misali giyinir.. Elinde sopası.. Kayıp diyarlara dair bir sürü şeyi biliyor.. Onu bulmak için Bloodmoor'dan çıkıp Cold Plains'e git. Buradan da Stony Feild'a. Underground Passage'ı buluncaya kadar devam.. Burası Dark Wood'a ağacın bulunduğu yere gitmemizi sağlayan bir geçit. Stony Feild'da CAIRN taşlarını bulman gerekiyor. Scroll'u tercüme ettirdiğinde de bu taşlara hangi sırayla basman gerektiği yazıyor. Underground Passsage'dan çıktıktan sonra kendini DarkWood'da bulacaksın. Dark Wood civarlarında Tree of Infuse ağacını bul ve içinden Scroll'u al.
Artık kampa dönebilirisin.. Akara'ya Scroll'u tercüme ettirip Stony Field'deki CAIRN taşlarına git ve doğru sırayla taşlara basıp Portal'ı aç.. İçeri gir.. Tristram'dasın. Yıkık bir kalenin içinde hapis olmuş yaşlı bir adam göreceksin. İşte bu Cain, Deckard Cain. Onu kurtarmalısın. Cain kurtulunca kaçmaya başlayacak ve sen kendini kızgın bir savaşın tam ortasında bulacaksın.. Cain nerede? Sanırım öncelikle düşmanların işini görmelisin..
Artık kampa dönebilirisin.. Akara'ya Scroll'u tercüme ettirip Stony Field'deki CAIRN taşlarına git ve doğru sırayla taşlara basıp Portal'ı aç.. İçeri gir.. Tristram'dasın. Yıkık bir kalenin içinde hapis olmuş yaşlı bir adam göreceksin. İşte bu Cain, Deckard Cain. Onu kurtarmalısın. Cain kurtulunca kaçmaya başlayacak ve sen kendini kızgın bir savaşın tam ortasında bulacaksın.. Cain nerede? Sanırım öncelikle düşmanların işini görmelisin..
Kampa döndüğünde Deckard Cain seni orada bekliyor olacak.. Onunla konuş ve maceran boyunca bilgeliğinden faydalan.. Anlaşılmaz şeyleri anlamanı sağlayan bir adam.. Bir bilge.. Tüm görevlerin ortasında 'Hello, my friend. Stay awhile and listen...' diyen adam.. Cain.. Ona ulaşmalısın. Sonrası kolay.
Hit şarkısı için: http://deckardcainrap.ytmnd.com/
Hit şarkısı için: http://deckardcainrap.ytmnd.com/
Myspace sayfası için: http://www.myspace.com/deckard_cain
- Windows® 2000*, ME, XP, 95, 98 or NT 4.0 Service Pack 5
- Pentium® 233 or equivalent
- 64 MB RAM
- 800MB available hard drive space
- 4X CD-ROM drive
- DirectX™ compatible video card
Etiketler:
Akara,
CAIRN,
Diablo,
Grand Vizier of Chaos,
Hellforge Hammer,
Infector of Souls,
Lord De Seis,
Mephisto,
Soulstone,
Terror's End
|
0
yorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kadro
Cihan Mutlu

İstanbul'da yaşıyor. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi okudu.
İlyas Cingöz

Eskişehir'de yaşıyor. Anadolu Üniversitesi Sinema-Televizyon okuyor.
beni beğeniyor musun?
Kaybeden Tribi fan page